Haksızlığa uğradığımızda bunu birine gösterme/anlatma ihtiyacımız,karşımızdakinden "Evet, sen haklısın.Haksızlığa uğramışsın. Burada sana
yapılan şey yanlış;' cümlelerini duymaya bu kadar derinden
ihtiyacımız, kökünü çocukluktaki bu "haksızlığa uğrama ve
haksızlık karşısında tamamen yapayalnız bırakılma'' durumumuzdan alır. Eğer çocukken babamız bize haksızlık ettiğinde annemiz bizi korusaydı ve babamıza engel olsaydı, öğretmenimiz bize haksızlık ettiğinde biri gelip ona sınırlarını hatırlatsaydı,anne-babamız bize haksızlık ettiğinde "Haklısın:' diyen bir teyzeniz olsaydı, teyzeniz bize haksızlık ettiğinde "Çocuğuma böyle davranamazsın!" diye karşısına dikilen bir anne babamız olsaydı, bugün bize haksızlık yapıldığında bu kadar derinden içerlemeyecek,bize haksızlık edildiğinin tanıklığını
yapan bir "başkası"na böyle ihtiyaç duymayacaktık.
Bizim sırf bir başkası istedi diye öyle veya böyle davranmaya meyletmemiz, bizden istenildiği gibi davranmadığımızda kendimizi
suçlu, rahatsız hissetmemiz, başkalarının ne düşündüğünü
çok önemsememiz, kökenini çocukken bize "başkaları"nın, her büyüğün her söylediği ve yaptığının üzerimizde etkisi olmasına izin verilmesinden alır ve sağlıksızdır
Kitlesel anne/babalık, başka bir yolun mümkün olduğunu düşünmeyen, ama düşünmek de istemeyen, zaten başka türlü
anne-babalıkları hemen kınayan türde bir anne/babalık.
Her şeyi yapamazsın, her şeyi başaramazsın. Başarman da gerekmiyor zaten.
Hayatın sana sunduğu seçenekleri değerlendirip yoluna devam etmen lazım,
yoksa yıllar boyu olduğun yerde takılı kalabilirsin. Diyelim ki sen hayattan 100
lira istiyorsun ama hayat sana diyor ki şu an sadece 10 lira verebilirim sana. Ve
sen hayata küsüyorsun. Ben bu durumu şöyle ifade etmeyi seviyorum, tavşan
hayata küsmüş hayatın haberi olmamış. Hayatın sana şu an verdiği 10 lirayı alıp
yoluna devam etmezsen, ileride alabileceğin binlerce lirayı alma şansın hiç
olmayacak.