Eğer bu doğruysa, Sokrates'in akıllı kırmızı ringa balığına karşın, bunu derhal bir ayna imgesinin bir taklit olmadığı izleyecektir; çünkü hiçbir şey (en azından bizim dünyamızda), x'in aynaya yansıyan bir imgesi olmadan, x'in bir ayna imgesi olamaz. Aslında, taklitlerin asılları andırması, ayna imgesinin aslı andırmasında da olduğu gibi, hiçbir şey tesis etmezler. Çünkü taklit, orijinaline mantıksal ya da kavramsal olarak ihtiyaç duymazken, ayna imgesi duyar. Elbette, doğa aynalar hususunda cimrice davranmıştır: Kristal toplar ya da televizyon tüpleri ya da birinin gözlerinin sihirli bir biçimde araçta maddeleştiği düş gözlüğü gibi olabilirlerdi (belki de olası dünyalar öylelerdir?). Her ne kadar Narcissus bunun suda gerçekleştiğine inanıyor da olsa. Aynaların imgelerinin olabilmesi için asıllarına ihtiyaç duyması bir hakikat de olsa ya da bu kavramsal olarak doğruysa da, üzerinde durulacak bir mevzu değil.
Mimesis, diğerinin davranışını temsil ettiğinde taklite dönüşür. Ve taklit sonuçta, bir şeye sadece benzemenin dışında, genelde mümkün bir sanatın durumunu elde eder, ayna imgesi gibi. Fakat bu neye benzediği hakkındadır, taklit gibi.
Üzerinde yazmakta olduğum daktilo bir sanat yapıtı olabilirdi, ama değil. Sanatı oldukça ilginç bir kavram yapan şey, benim daktilomu sanat yapıtı yapan hiçbir anlamda, bir jambonlu sandviç de bir sanat yapıtı olamayacağı için, gerçi elbette bazıları olabilir hatta öyledir. Ama bu, sadece sanat yapıtı kavramının ilişkisel bir kavram oluşu zemininde açıklanamaz ve sebep hâlâ daha derin bir değerlendirmede yatıyor olmalı.