Öte yandan felsefe -bilimin tersine- bilgilendirirmiş gibi yapar, bize -sözgelişi sanat hakkında- doğru olanı söylermiş gibi yapar; ancak söylediği şey ya zaten bildiğimiz bir şeyden salt görünüşte farklıdır ki bu yararsızdır ya da açıkça bildiğimiz şeyin tersidir ki bu da yanlıştır. Her durumda felsefe, beşeri bilgiyi ya kopyalar ya da bozar ve bunu en çok sanat felsefesinde yapar.
Felsefe, felsefeciler tersine inansa da olguları temsil etmez, bir iş de yapmaz ki heveslileri yapması gerektiğini düşünür. O halde ya yanlış işletilen ya da az işiletilen bir dildir.
Shiko bir keresinde şöyle yazmıştır:
Acemilere tavsiyem, oyulmamış bir pano üzerine Hint mürekkebini yaydıktan sonra, üzerine kağıt koyup basmalarıdır. Sonuç siyah bir baskı olacaktır ama mürekkebin siyahı değil, baskının siyahı.
Şimdi amaç bu baskıya, yüzeyini oyarak, daha iyi bir hayat, daha muazzam bir güç vermektir. Ne oyarsam oyayım onu hiç oyulmamış bir baskı ile karşılaştırır ve kendime sorarım; "hangisi daha güzel, daha güçlü, daha derin, daha hacimli, daha hareketli, daha dingin?"
Eğer hiç oyulmamış baskıdan daha aşağı bir şey varsa karşımda, baskımı yaratamamışımdır. Kütüğe yenilmişimdir.
Daha önce görünmez olan şeyleri görmeyi de öğrenebiliriz zira görünmezlikleri, görme biçimlerinin şeffaf olmasının belki de belli bir kişinin görme biçimine ait olmalarından ileri gelmesi ve o kişinin görme biçimi olmaktan çıktıklarında matlaşmaları sebebiyledir.
Özdeşlik de zaten şu demektir: F bir özellikse ve a,b' ye özdeşse; a her F olduğunda b de öyledir. Buradan çıkan sonuca göre, eğer söz konusu yapıtlar aynı özelliklerde iseler özdeş olmalıdırlar. Ancak Borges'in iddiası, aynı özelliklerde olmadıkları yönündedir. Tek ortak özellikleri, gözle görülenlerden ibarettir.