Züleyha

Züleyha
@Kayraz
insana ilişkin hiçbir mesele başlangıcından itibaren ele alınamaz. Çünkü insan kendi eseri olmayan bir mekâna, seçimine katılmadığı bir zamanda konulmuştur. Bununla birlikte insan bulunduğu yerin ve çağın yükünü kaldıracak çapta yaratılmıştır. Yoksa hayatını idame ettirmesi imkansız olurdu. Yani insan hangi zorluklar karşısındaysa, onları altedebilecek kolaylıkları da elinin altında tutar. Bu anlamda insana dünya musahhar kılınmıştır. Ne var ki, olduğu yerden başlamayı akledemediği zaman insan zorunlu olarak zihninde keyfince türettiği geçmiş veya gelecek bir "altın çağ" a kaçmak, sığınmak gereği duyar. Bunu yapar yapmaz da kendi çağının ve kendi yerinin ona bahşettiği imkanları, savaş araçlarını kullanamaz duruma düşer. Giderek, kendi özelliklerini çağıyla ve yeriyle uyumsuz hâle sokar. Bu uyumsuzluğun sonucu yalnızca çağından kaçan, yerini inkâr eden insanın nereden geleceğini bilmediği darbelere karşı savunmasız kalışı değil, aynı zamanda dostunu tanıyamayıp, düşmanını ayırt edememesi demektir. Dolayısıyla sürekli olarak sürekli olarak hayaletlerle dövüşmek, hayaletler tarafından taciz edilmek gibi bir duruma düşecektir.
Reklam
Öyle, böyle; bu da işte önünde sonunda iki bacaklı, iki kollu bir dünya insanı.
Hırpalanmamışlığın kolay doğumu: Boşluk. Hiçlik. Tepeden bakma. Zorlanmadan egemen olma. Her şeyi, herkesi ayaklarının dibinde tutma. Öyle ya; o iki yakayı birleştiren çelik ayaklar berisinde, çok daha içerilere, derinlere uzanan daha ayrı girişlerle çıkışlar, ince hesap çizgileri kurcalanmadığında, gölgesiz bir güzellikteydi İstanbul Köprüsü.
Herkes başının derdine düşmüş. Her yan döküm saçım. Her şey itiş kakış. Ekmek aslanın ağzındaymış bu İstanbul'da. Duyardık da, anlamazdık. Gördük, anladık.
Yan kanallarda, daha da içerlerdeki kılcal borularda kendinize bir yol açmak size kalmış artık. Bunun için hepinize, her önüne gelene dirsek atabilen katı bir İstanbul yüreği; özü bencillik, özü salt kendini, kendi başını kurtarmak olan bir İstanbul öğretisi gerek.