Dünyada bu kadar maksatsız, bu kadar idealsiz bir ihtilâl olamazdı. Hareket Ordusu gelince bir sabun köpüğü gibi isyanın ruhu söndü. Kahramanlar koyunlar gibi kışlalarda tutularak bağlandı. Rumeli’nde askerî yollarda çalıştırılmak üzere vapur vapur Selanik’e gönderildi. Abdülhamit’in huzurunda Kabûlî Bey isminde bir kaptanı parçalayan bahriyeli neferler asıldı.
Vükelâdan biri hiçbir lisanda iki satır yazı yazmak bilmeyen bir adamı tutar sefarete gönderir, menâsıb-ı divaniyeye tayin eder. Haydar Efendi gibi, Kamil Bey gibi, Zat-ı Şahane sadakat ve dirâyetinden emin olduğu bir adamı telgraf idaresine tayin eder, onda bile muhafazasına muktedir olamaz.
İstiklal buna mı derler? Yok, yok, ne vakit Meclis-i Şura-yı Ümmet açılır, ne vakit herkes hürriyet meydanlarında ispat-ı liyakata muktedir olur da her idare ehlinin eline geçerse, işte o zaman her memur vazifesi dairesinde harekete başlar, o vakit Avrupa şöyle yapacak, falan böyle gidecek gibi tehditler zâil olur, o vakit o istiğnâların, o tekebbürlerin arkası kesilir. Zat-ı Şahane de istiklal-ı meşrûanın lezzetini bulursa o zaman bulur.