Geçen akşamüzeri birilerine laf söylüyordum: “Dinlerin ve peygamberlerin mücizelerine inanıyorsunuz ama kendi hayatlarınızda buna inanmıyorsunuz. Mucizeler hep ötekilerin başına geliyor sanki. Ayrıca tanrıdan bahsederken doğayı görmezden geliyor gibisiniz. Nasıl olur?” Sözlerimin üzerine sonraki günün sabahı başladığım bu kitap, adeta ‘causa siu’ olarak kendini gerçekleştirmiştir. Okuduklarım sanki çocukluğumdan beri zihnimde dönüp duran birtakım tespitlerin ve soruların anlam bulmasını sağlamıştır.
Yazarın bir Tedx konuşmasını dinlediğimi ve kitabı okumaya öyle karar verdiğimi hatırlıyorum. Konuşmayı ise hatırlayamıyorum fakat bende yarattığı tesire minnettarım.
“Nasıl yaşamalı?” gibi basit bir soruya cevap arayan Etik meseleleri kökten ele almış yazar, Spinoza üzerinden ve yeniden. Bu bir kişisel gelişim kitabı değil, kişisellikten öte, yazarın da dediği gibi, reddedilemeyecek bir felsefi tekliftir. Öyle yemek tarifi verir gibi değil. Yemeğin bütün malzemelerinin kaynağını irdeleyerek yapmış bunu. Doğuştan kendimizi bir şekilde “inanmış” bir halde bulduğumuz kalıplarımızı kökünden nasıl kazıyıp yenilerini kendi akıl yürütme yolumuzla bulabileceğimizi anlatmış. Bu hayatı seçemeyişimize dert yanmak yerine, olayların nedenlerine inerek nasıl da kızgınlığı elimize kılıç yapmamıza gerek olmadığından bahsetmiş. Fark etmenin ve anlama çabasının, varoluş mücadelemizi nasıl bir şölene çevireceğini de kanıtlamış diyebilirim. Sözlerimle kitabı abarttığımı düşünmeyiniz. Kitabı okumadan önce düşünmeniz gereken, bir elmanın sizi varolmak ve çoğalmak için kullanıyor olma ihtimalidir. Okuduktan sonra zaten bu Doğa/Tanrı’nın tekliği ve bütünlüğü içerisinde insan adını verdiğimiz varlığımızı evrenin merkezinde görmeye gerek dahi duymuyorsunuz. Okuyarak hatta okutarak kendinize