"Çoğu insan, hayatını kendisine aşırı yüklenerek mahveder."..." Birkaç yüzyıldır bilincimiz oldukça değişmiştir, ancak duygu yaşamımız çok daha az değişmiştir. Bu yüzden akılsal düzeyimizle duygusal düzeyimiz arasında büyük fark vardır. Birçoğumuzun elinde, içinde böyle ten rengi kumaş olan bir paket vardır, yani akılsal düzeyimizden bakınca varlığını kabul etmek istemediğimiz duygularımız vardır. İki yol vardır, ama ikisi de bir yere ulaştırmaz; ya duygusal yaşamımızı tümüyle ortadan kaldırmak tehlikesini göze alarak daha basit, dolayısıyla da yakışıksız duygularımızı olabildiğince öldürürüz, ya da bu yakışıksız duygularımıza başka bir ad veririz. Yalanla değiştiririz onları. Onlara bilincimizin arzuladığı adı koyarız. Bilincimiz ne kadar becerikliyse, bıraktığımız açık kapılar da o kadar zekice, o kadar çok ve o kadar saygın olur, kendimize söylediğimiz yalan da o kadar akıllıca olur. Bir ömür boyu bununla oyalanabiliriz, hem de mükemmel bir biçimde, ancak bunu yaparak hayata ulaşamayız, mutlaka kendi kendimize yabancılaşırız.
Bir çok popülist lider gibi Trump da demokrasinin sınırlarını zorlarken halk adına hareket ettiğini yineleyip durdu. Her ne kadar kendisini "kanun ve nizam"ın adayı olarak sunmuşsa da, hukukun üstünlüğüne ve kuvvetler ayrılığına duyulan saygıyı sorguladı. Trump'ın adalet sisteminin özerkliğini önemsiz göstermeye yönelik tutumları özellikle anti-demokratikti.