"Hakk kendini kulun aynasında gördüğü gibi, kul da
kendisini Hakk'ın aynasında görmelidir. Nasıl ki aynadaki
suret bir yandan aynaya bitişik, hatta nerdeyse ayna ile
aynf ve diğer yandan aynadan başka ise, derviş de kemale
erince hem Hak ile aynf, hem de Hak'tan başkadır. İrfan
sahibi olanlar, kendi gerçeğini bilenler, bilgeliğe mazhar
olanlar o marifet makamına ulaştıklarında Cenab-ı Hakk'ı
açıkça görebildiklerinden dolayı artık hiçbir şeyden ürkmez;
her mevcut ile uyuşup uzlaşırlar. Bu makama yükselişten
sonradır ki Hakk'ı Hak ve halkı halk görerek Hak ile
halktan ve halk ile Hak'tan perdelenmezler."
"Avare olduğumuz doğru da aşık olabildik mi Allah bilir!
Sen hem avare, hem aşık olduğuna göre Melamet ehli
de olmalısın; hele buyur bu akşam bizimle konakla!"
"Sonunda o aşıkı huzuruna getirdiler. Getirdiler getirmesine
de yüzü öyle safran kesildi, bedeni öyle mecalsiz
düşüp bayıldı ki can kuşu kafesinde yoktu sanki. Kuru bir
dal yere düşmüş gibi oldu. Nedimler, nedimeler koştular,
yüzüne gül suyu serptiler, buhurlarla tütsülediler. Sevgilisi
başucuna vardı, dedi ki: 'Ne garip!.. Aşık gönül ateşi ile
sevgiliyi arar, fakat sevgiliyi görünce kendini kaybeder!'
Sonra o aşıkın kulağına fısıldadı: 'Ey aşık! Sevgili geldi,
bak ben geldim. Aç eteğini, doldurmaya inci getirdim. Nefesin
kesildiyse ben sana nefes vereyim, gönlün öldüyse
ben onu dirilteyim, sana taze can ihsan edeyim. Ey can,
vuslat kapısını açtık, dön geriye, gel bize!.. Bak dilsiz, dudaksız sana o eski sırları söylemekteyim, aç gözünü. Ey
Zümrüdüanka, Kaf Dağı'ndan dön aramıza!.."'