Dayı, gönül ve hayal kırıklıklarını anlatmamıştı ailesine. Müslüman mezarlarının ailelere haber bile verilmeden parklara, yüksek binaların inşa edileceği arsalara dönüştürülmesini sessizce izlemişti. Tito'nun camileri müzeye, depoya, ahıra çevirmesine ya da yerle bir etmesine ne kadar içerlediğini kimseye söylememişti. Müslümanların derneklerini, okullarını, en çok da 1530'dan bu yana sürüp giden dört yüz yıllık Gazi Hüsrev Bey Vakfı'nı kapatmasını, yok etmesini içine hiç sindiremediğini de.
Tito'nun, Müslümanları kayırmaya Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin liderliğine soyunduktan sonra başlamış olmasının, Arap ülkelerine adı Ahmet, Mehmet, Mustafa olanları atamaya özen göstermesinin içtenliğine inanmadığını da söze dökmemişti. Bir yanardağ, sadece kendi yüreğinde patlayıp sönmüştü ve söndüğünde külleri sadece onun gönlünü mezara çevirmişti.
İstanbul bozgununun dışında, yalnızca tek bir kere sezinler gibi olmuştu dayısının gönül kırıklığını Raziyanım. Damadı Burhan'ın babasının da bulunduğu bir akşam yemeği sohbetinde laf lafı açmış, Tito'nun özel mülkleri devletleştirmesinden söz edilirken,
dünürü: “İstanbul'a göçmüş akrabaların haklarını yollayamaz olduğumda, çok üzüntü duymuştum. Yıllarca her ay iradlarını, erzaklarını, tenekelerle Travnik peynirlerini sektirmeden göndermiştik. Ne yaptılar, neyle geçindiler bunlar kesilince? Bu rejimi bilmeyen insanlara nasıl anlatırsın, yüzlerce yıllık arazilerinin, Tito’nun keyfiyle artık onlara ait olmadığını?” demişti.
42