İçinde sevginin yeşermediği, saygının olgunlaşmadığı, muhabbetin demlenmediği, o soğuk, kuru hatta ıpıssız evler nasıl metruk bir evden farksızsa, kıymetli bir eşya da onun kadrini kıymetini bilen kalplerle kutsanmadığında yahut değere ışıltı katmak yerine, değerin kendisi olarak yüceltildiğinde kullanılıp atılan, tüketilen bir metadan farksız, diye düşünüyordu.
İnsan nasibinin neresinde bulunuyordu; ortasında mıydı hep koşturarak, yoksa kıyısında mıydı hep bekleyerek? Masallar, meseleler, efsaneler, sırlar, gizemler, düşler bize geçmişten geleceğe uzanan bir köprü olabilir miydi? Ya da hayatımıza girerek, bizden kendine katarak misaller mi verirdi geleceğe? İşte bunları soruyordu Füruzan.