“Benim zayıf tarafımı biliyorsun.” “Biliyorum albayım. Bunun için de siz -sadece siz- oyunu bedava seyredeceksiniz. Başka herkes bilet alacak. Çünkü onlar gerçek; çünkü siz gerçek değilsiniz. Siz de oyunun -dolayısıyla kafamın- içindesiniz. Çünkü, bir insanı gerçekten seyretmek isteyen, onun oyununa gerçekten katılan biri, o insanın ancak kafasında yaşayabilir.”
“Saçmalama,” dedi albay. “Beni ne hakla ortadan kaldırıyorsun?”
“Olmaz, albayım, siz gerçek olamazsınız. böyle bir emekli albay gerçek olamaz. Böyle bir gecekondu olamaz.”
“Gecekondu değil,” dedi albay, zayıf bir sesle. “Sesinizde zayıfladı albayım. Gittikçe, Hikmet’in kafasının bir ürünü oluyorsunuz.” “Sen gerçekten aklını kaçırıyorsun galiba Hikmet. Oğlum, kendine gel.”
“Şimdiye kadar nasıl da oldu da sizin, daha önce kafamda yaşadığım olaylar gibi bir hayalden ibaret olduğunuzu düşünemedim? Oysa her şey ne kadar açıktı. Size ihtiyacım olduğum için yarattım emekli albayı. Ne Sevgi, ne Dumrul, ne de Bilge bana dayanırlardı. Onları yeniden yaratamazdım; buna izin vermezlerdi. Dul kadın da, siz de karşı koymadınız. İnsana ancak hayallerinde karşı konulmaz, ancak rüyalarda olur böyle şeyler. Siz bir rüya kahramanısınız albayım. Beni çok ezdiler, çok horladılar albayım; onun için bir dul kadına, yani Nurhayat Hanıma ihtiyacım vardı. Ha-ha. Nerede görülmüş böyle dul bir kadın? Hem de adı Nurhayat. Oğlu askerde piyes yazıyor. Albay da tarihe meraklı; benim gibi karısından ayrılmış. İşte böyle bir Hüsamettin Bey; yaşına, başına ve mevkiine geçmişine bakmadan beni anlıyor.
“Hikmet, korkutuyorsun beni,” diye uyardı albay.