Normalde cinayet romanları okuyan biri değilim, geçtiğimiz aylarda bir arkadaşımla kitaplar hakkında konuşurken; bana kırmızı pazartesiyi önerdi, bu vesileyle yolum Gabriel Garcia Marquez ile kesişti. Ve çıktığım bir yurtdışı seyahatimde çantama atıvermis bulundum. Barcelona Madrid arasında yaptığım tren yolculuğunda hattımı yurtdışına açmadığım dolayısiyla Internet olmadığı için mecburen alıp okumaya başladım:)) Yazarın daha ilk sayfadan okuyucuda uyandıracağı duygudan hiç korkmadan bahsettiği ölüm beni kitabın geri kalanı için heyecanlandırmıştı. Evet, Marquez size kitaptaki baş kahramanın öldüğünü ilk sayfada söylüyordu ama bu kitap benim için sadece bir cinayet romanından daha fazlasıydı. Kolombiya kültürü ve Türkiye arasındaki benzerlikler, insana ben Kolombiya’da mı yaşıyorum yoksa hikaye Türkiye’de mi geçiyor dedirtecek türdendi.
Gabriel Garcia Marquez’in bize bıraktığı miras olağanüstüdür. İnsanlık hallerini, insanın biricikliğini ve toplumun bireye baskısını büyülü gerçekçilikle anlatır, eşsiz bir dil ile tarif eder Çoklu okumalara açık bir şekilde kat kat kurgular anlatıyı.
“Her yazar, yazdığı en son romanın en iyi romanı olduğunu sanır. Benim bu romanım için böyle düşünmemin nedeni, yapmak istediğimi tam olarak gerçekleştirebilmiş olmamdır. Romanlar yazılırken yazarlarının elinden kaçıp kurtulmak isterler. Romanın kişileri, kendi öz yaşamlarına dönerler, en sonunda da canlarının istediğini yaparlar. Ben hiçbir romanımda bu romanımdaki kadar ipleri elimde tutamadım. Belki bunu konu ve hacim nedeniyle başarmışımdır. Konusu çok sert olan ve hemen hemen polisiye bir roman gibi işlenen bir roman bu. Üstelik oldukça da kısa. Sonuçtan hoşnutum. Bundan önce de en iyi romanım Yüzyıllık Yalnızlık değil de Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı yapıtımdı. Ben öyle