Her yere fakülte açılan, eş, dost, akraba ile kadroların doldurulduğu, liyakatin olmadığı bir üniversite deneyimi sonrası mezun ettiğimiz öğrenciler hangi öğretmenlik becerisine sahip olacaklar? Hayatında hiç sınıfa girmemiş akademisyenler, öğretmenlere teorik kuru bilgi ile sınıf yönetimi anlatıyor.
"Bayrağımızın dalgalandığı her yer, bizim görev yerimizdir" iyi, güzel de bayrağımızın dalgalandığı bu yerleri çalışmaya uygun hale getirmek kimin işidir? "Devlet sana iş vermiş, daha ne istiyorsun, her şeyi devletten bekleme; ne öğretmenler var, gittiği yeri güzelleştiren.." gibi söylemlerle öğretmenlerin öğrenme yoleuluklarındaki yoksunluğu normalleştirmeye ve romantikleştirmeye alıştık. Okullarını boyayan öğretmen fotoğrafları paylaşıp, bu duruma güzellemeler düzdükçe zihinlere okulun bakımından sorumlu olan öğretmenmiş gibi kodluyoruz. Öğretmenin sağlıklı koşullarda eğitim vermesini saglayacak olanın vergi verdiğimiz devlet olduğu gerçeğini kimse dillendirmiyor. Bu zorlu koşullar normalleştiriliyor.
Yirmi iki yaşında, yeni mezun, deneyimsiz bir öğretmen; destek alamayacağı bir yolculuğa tek başına çıkmış. “Soğuk, karanlık, susuz ve sessiz aylarda; günlerin akmadığı gecelerde, yalnızlığın çok ama çok ağırlaştığı günler yaşadım” diye anlattı. “Çocuklar?” Diye sordum; “Onlar harikaydı, öğrenmeye aç, ne versen alan, gözlerinin içi gülen çocuklar.” Sorun şu ki diye ekledi; “ben kapkaranlıktım.”
Eleştiren, sorgulayan çocuklar yetiştirme hayali kurmadan önce, eğitim politikalarını belirleyenlerin eleştiriyi dinlemeye hazır olmaları gerekiyor. Politik bir kıskacın içinde sıkışan eğitim sistemimize nefes aldırmanın yolu evrensel değerleri temel ilke olarak görmekten, korkmadan, çekinmeden her konuyu tartışmaktan geçiyor.