George Orwell’in Aspidistra romanı, bana göre sadece paranın insan üzerindeki etkisini değil, insanın hayatta büyürken geçirdiği içsel dönüşümü de anlatıyor. Gordon Comstock’un hikayesi, başta bir isyan gibi görünse de aslında bir olgunlaşma süreci.
Romanın başkahramanı Gordon Comstock, iyi bir eğitim almış, şiir tutkusu olan genç bir adamdır. Reklamcılıkta başarılı olabilecekken, kapitalist dünyanın “para ve başarı” takıntısına isyan ederek işini bırakır. Maddi sıkıntılar içinde yaşarken bir yandan yazarlık hayalini sürdürmeye, bir yandan sevgilisi Rosemary ile ilişkisini ayakta tutmaya çalışır.
Romanın ilk sayfalarında Gordon, dünyaya, özellikle de para ve saygınlık üzerine kurulu burjuva düzenine öfke dolu. O, bu sistemin dışında kalmak istiyor. Reklamcılığı bırakması, sefalet içinde yaşaması, her şeyi reddetmesi, tüm bunlar bir tür ruhsal özgürlük arayışı. Fakat roman ilerledikçe, bu özgürlüğün aslında onu ne kadar yalnız, kırılgan ve çaresiz bıraktığını görüyoruz. Parasızlığın ve toplumdan dışlanmışlığın, onu hem fiziksel hem ruhsal olarak çökerttiğini görüyoruz.
Romanın merkezinde, “para insanı köleleştirir” düşüncesi var. Gordon’un parasız yaşamı ideolojik bir başkaldırıdır ama parasızlığın özgürlük değil, başka bir tutsaklık yarattığı görülüyor.
Gordon, kendi isyanında boğuluyor çünkü ne kadar reddederse reddetsin, para yine hayatının merkezinde dönüyor. Parayı düşünmeden yaşayamıyor, onu küçümsediğinde bile ona bağımlı durumda kalıyor. Parayı reddeder ama paranın belirlediği bir dünyada yaşadığı için ondan tamamen kopamaz. Bu yüzden isyanı bir noktadan sonra içe döner; dış dünyayla değil, kendi inançlarıyla çatışmaya başlar. Gordon’un trajedisi, cebinde para olmaması değil; düşüncelerinin bile para kavramı etrafında şekillenmesidir. Parayı reddettikçe ona