Gogol aslında Ölü Canlar'ı takiben iki kitap daha yazmak ve bir üçleme oluşturmak niyetindeydi.Fakat ikinci kitabı yazarken sürekli tıkanmalar yaşadı,kendini toparlayamadı ve roman yarıda kaldı.Zaten oldukça dindar bir insan olan Nikolay Vasilyeviç,bu başarısızlığını Tanrı'nın çalışmasını onaylamaması şeklinde yorumladı.
Ardından yakın dostu Peder Maytev Konstantinovsky'e danıştı.Matyev de eserlerinin yeterince iyi olmadığını,onları derhal yok etmesi gerektiğini söyleyince,Gogol yazacağı kitaplarla alakalı tüm notları,eskizleri ve halihazırda yazıyor olduğu ikinci kitabı şöminesinde yaktı.Palto,Bir Deli'nin Hatıra Defteri,Taras Bulba gibi 19.yy Rus Gerçekçi Edebiyatı'nın temellerini oluşturan eserleri doğurmuş eller,geleceğe miras kalacak birçok kitabı da öldürmüş oldu.İşin en garip yanı ise,Gogol eserlerini yaktıktan tam 10 gün sonra hayata gözlerini yumdu.
''Ölüm olmasaydı,hayat bütün güzelliğini kaybederdi.''
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Coelho'nun Simyacı adlı romanındaki Santiago karakteri kişisel menkıbesinin peşinden giderken,Buck adlı köpeğinde aynı şekilde varoluşunun ilkelliğine doğru sürüklendiğini görüyoruz.Mecburi olarak bir parçası olduğu serüven boyunca,Buck'ın içgüdüsel değişimleri ile karşı karşıya kalıyoruz ve aslında kitabın başından beri bir imge olarak ortaya koyulan ''vahşet'',Buck'ın atalarından ona miras kalan ilkel ve vahşi yaşamdan başka bir şey değil.
''İşte o aynı kendinden geçme hali,sürünün başında,ayışığının altında,kaslarını sonuna kadar zorlayarak,önünde hızla kaçan canlı yiyeceği kadim kurt çığlıkları içinde kovalayan Buck'ı da etkisine aldı.Benliğinin derinliklerinin sesi,benliğinin kendinden de derin olan ve zamanın dölyatağına kadar giden parçasının sesiydi;haykırdığı.Onu etkisi altına alan şey, içinde sonuna kadar yükselen hayattı,varoluşun o büyük dalgasıydı.''
Buck'ın hikayedeki son sahibi Thornton ile olan ilişkisi de üzerinde durulması gereken noktalardan.Çünkü karşılaştıkları ve beraber yaşamaya başladıkları dönem,vahşetin Buck'ı daha çok çağırdığı ve içine çektiği zamanlara denk düşüyor.Savaşmanın,bir canlıyı öldürmenin ve genel olarak zaferin tadını en çok aldığı günlerde,sahibine olan sadakat ve sevgisi Buck'ı diğer köpeklerden hemen ayırıyor.
''Spitz için hiç umut kalmamıştı.Buck amansızdı.Merhamet,daha nazik iklimlere has bir şeydi.'' İçindeki merhameti ve evcilliği tamamen kaybeden Buck,Thornton'a olan güçlü duygusal bağı yüzünden aslında hep bir ikilemde kalıyor.Doğa onu çağırırken Buck,çadırın içinde uyuyan sahibinin nefes alışlarını dinliyor.Bir kere çekip gitmeye çalıştıysa da,insana duyduğu şefkat onu geri çeviriyor.Bir köpeğin içinde bulunduğu bu ikircimli durumu London oldukça başarılı bir şekilde anlatıyor.Yani bir yandan vahşet çağırıyor,bir
''Varoluşun simgesini gösteren,hayatın artık daha fazla yükselemediği bir kendinden geçme hali vardır.Yaşamanın çelişkisi de odur ki bu kendinden geçme,esrime hali,insan ancak en hayat doluyken ve insanın ancak hayatta olduğunu tamamen unutmasıyla gelir.''