Bu dünyanın kanunu sonluluk ve değişimse ve her şey, Budistlerin dediği gibi süreksiz, yani değişken ve kalımsız ise, sonlu şeylere ve varlıklara bağlanmak, cahillikten ötürü günah işlemektir.
Elbette buradan, Stoacı bir bilge kadar Budist bir keşişin de asla onaylamayacağı şekilde kayıtsızlığa gömülmek gerektiği sonucu çıkmaz: Merhamet, iyilikseverlik ve başkalarına, hatta bütün hayat şekillerine karşı ihtimam gösterme, davranışlarımızın en yüksek etik ilkesi olarak
kalmak durumundadır. Fakat hiç değilse tutku, bilgenin kitabında yer almaz ve aile bağları da, aşırı "bağlayıcı" olduğu durumlarda, ihtiyaç hasıl olduğunda, gevşetilmelidir.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bizi, tanımadığımız halde, bedbaht durumda gördüğümüz kişilere, yardıma koşmaya iten bu duygudur; aynı zamanda, Hıristiyan hayır işlerinde olduğu gibi, bazen ateist ortamlarda bile yardımlarda veya "insanlık namına" yapılan işlerde bugün bile rol oynadığını gördüğümüz
bir duygudur. Bu bağlamda, hemen hemen yakın kelimeler olmasına rağmen, tuhaf bir şekilde, "komşu"nun, "yakın"ın tam karşıtı olduğunu göz önünde bulundurmalısın: Komşu, genel olarak ötekidir, kimliksiz olan, aslında bağlı olmadığımız, çok az tanıdığımız, hatta hiç tanımadığımız ve adeta ödev bilinciyle yardım ettiğimiz kişidir - halbuki yakınımız, genellikle, sevgi-bağlılık duygusunun en öncelikli muhatabıdır.
Felsefi jargon içinde Hıristiyanlığın ilk evrenselci ahlak olduğunu bu anlamda söyleyebiliriz
ve evrensel kavramı da anlamını tamamen buradan alır.
Bununla birlikte, kurtuluş sorunu, her zaman olduğu gibi, ahlak sorunuyla halledilemez; bu ikisi birbirine karışmaz . Gelgelelim Hıristiyanlık etik alanından da ziyade, asıl kurtuluş meselesinde görülmemiş bir yenilik yaratarak, felsefeye öldürücü darbeyi vurur.
Başlangıçta ortaya koyduğumuz sorunun açısından bakılınca -yani kabaca: sonluluk bilincinin insanda yarattığı kaygıların nasıl yenilebileceği sorusu açısından- Hıristiyanlık oldukça kuvvetli bir konumdadır. Stoacılar ölümü, şahsi bir durumdan gayrişahsi
bir duruma geçiş, bilinçli bir bireylik konumundan kozmos'un bilinçsiz bir parçası haline geçiş olarak tasvir ederlerken, Hıristiyan kurtuluş düşüncesi, nihayet insanlara, tam manasıyla şahsi bir ölümsüzlük vaat etmekten çekinmez .
Gel de karşı koy. Bu vaat, senin de göreceğin gibi, öyle üstünkörü, yüzeysel bir vaat de değildir. Tam tersine, olağanüstü derin bir entelektüel düzen içinde, belli bir sevgi anlayışı ve bedenin dirilişi düşüncesi içinde yer alır; söylediğimiz gibi üzerinde durmayı
hak eden bir noktadır bu . Zaten durum böyle olmasaydı, Hıristiyanlığın, elde ettiği muazzam başarıya ve bugün bile varlığını sürdürebilmesine anlam vermek zor olurdu .
Ahlak düzeyinde Hıristiyanlık, böylelikle, düşünce tarihinde gerçek bir devrim gerçekleştirir. Bu bağlamda Hıristiyanlığa çok şey borçlu olduğu şüphe götürmeyen 1789 İnsan Hakları Beyannamesi'nde bile etkileri hissedilecek bir devrimdir bu. Zira, insanlık
tarihinde belki de ilk defa, ahlaka temel oluşturan şey doğa değil, özgürlüktür.
Fakat aynı zamanda, biraz önce söylediğim gibi, insanların eşit ölçüde saygın olduğu fikri de ilk defa ortaya çıkar: Hıristiyanlık bu noktada, az çok örtük bir şekilde, modern demokrasinin menşeinde yer alır. Paradoksal bir şekilde, Fransız Devrimi zaman zaman
Kilise'ye karşı çok düşmanca davransa da, Ancien Regime'e karşı çevireceği eşitlikçi mesaj silahının önemli bir bölümünü Hıristiyanlığa borçludur. Kaldı ki, Hıristiyanlığı tecrübe etmeyen medeniyetlerin, demokratik rejimler doğurmak konusunda karşılaştıkları
büyük sıkıntılara bugün bile şahit oluyoruz; bu sıkıntılar esasen, eşitlik fikrinin bu medeniyetler için hiç de apaçık bir gerçek olmayışıyla ilgilidir.