Dizisi çıkana kadar kitabından haberimin bile olmadığı günlerden Shōgun serisini bitirdiğim günlere geldim. Tek kelimeyle ‘’olağanüstü’’ bir yolculuktu. Öncelikle Holden Kitap’a teşekkür etmek istiyorum; oldukça kısa bir zamanda Seda Çıngay Mellor’un ustaca çevirdiği bu kitaplarla bizleri buluşturduğu için.
Birinci ciltte tek başımaydım, ikinci ciltteyse okuma yolculuğuma eşlik eden ve kendisi gibi renkli dokunuşlarla maceramıza anlam katan arkadaşıma teşekkür etmek istiyorum; birlikte muazzam bir serüven yaşadık. Her bölümden sonra birbirimizle paylaştığımız duygular ve düşünceler yolculuğumuzun etkisini artırdı. Çünkü o anları hem kendi içimizde yaşamak hem de birbirimizle paylaşmak kitabı hemen içselleştirmemizi ve motive olmamızı sağladı. 903 sayfalık Shōgun’u altı günde bitirebilmek, üstelik bu sıcaklarda, ancak böyle mümkün olabilirdi sanırım.
On yedinci yüzyıl Japonya’sının portresini çizen Shōgun’un ikinci cildi de ilkinde olduğu gibi eşsiz bir okuma deneyimi sundu. Birinci cilt daha kasvetli ve yavaş akmıştı, ama burada işlerin rengi değişmeye başladı. Japonların kültürüne iyice gömüldüğüm, siyasi entrikalara battığım, aşka doyduğum, ihanetlerle sarsıldığım bir okuma yolculuğuydu bu. Çok daha heyecanlıydı, sonlara doğru yaşadığım şoklar ile hüzüne boğulduğum yerler de oldu; Shōgun’u efsanevi kılan da bu özellikleri bence.
Tarihsel bir kurgu olmasına rağmen karakterler gerçek değil. Gerçek değil diye de yalnızca bir kurgu olarak nitelendiremeyiz tabii, çünkü o dönemi bütünüyle yansıtan bir kitap. Ayrıca bazı karakterler yaşayan kişilerden esinlenerek yaratılmış: Misal, Yoshi Toranaga, Tokugawa Leyasu’nun izlerini taşıyor. John Blackthorne ise, Japonya’ya ayak basan ilk İngiliz William Adams’tan esinlenerek kurgulanmış bir karakter. Romanın tarihi figürlere
Dizisi çıkana kadar kitabından haberimin bile olmadığı günlerden Shōgun serisini bitirdiğim günlere geldim. Tek kelimeyle ‘’olağanüstü’’ bir yolculuktu. Öncelikle Holden Kitap’a teşekkür etmek istiyorum; oldukça kısa bir zamanda Seda Çıngay Mellor’un ustaca çevirdiği bu kitaplarla bizleri buluşturduğu için.
Birinci ciltte tek başımaydım, ikinci ciltteyse okuma yolculuğuma eşlik eden ve kendisi gibi renkli dokunuşlarla maceramıza anlam katan arkadaşıma teşekkür etmek istiyorum; birlikte muazzam bir serüven yaşadık. Her bölümden sonra birbirimizle paylaştığımız duygular ve düşünceler yolculuğumuzun etkisini artırdı. Çünkü o anları hem kendi içimizde yaşamak hem de birbirimizle paylaşmak kitabı hemen içselleştirmemizi ve motive olmamızı sağladı. 903 sayfalık Shōgun’u altı günde bitirebilmek, üstelik bu sıcaklarda, ancak böyle mümkün olabilirdi sanırım.
On yedinci yüzyıl Japonya’sının portresini çizen Shōgun’un ikinci cildi de ilkinde olduğu gibi eşsiz bir okuma deneyimi sundu. Birinci cilt daha kasvetli ve yavaş akmıştı, ama burada işlerin rengi değişmeye başladı. Japonların kültürüne iyice gömüldüğüm, siyasi entrikalara battığım, aşka doyduğum, ihanetlerle sarsıldığım bir okuma yolculuğuydu bu. Çok daha heyecanlıydı, sonlara doğru yaşadığım şoklar ile hüzüne boğulduğum yerler de oldu; Shōgun’u efsanevi kılan da bu özellikleri bence.
Tarihsel bir kurgu olmasına rağmen karakterler gerçek değil. Gerçek değil diye de yalnızca bir kurgu olarak nitelendiremeyiz tabii, çünkü o dönemi bütünüyle yansıtan bir kitap. Ayrıca bazı karakterler yaşayan kişilerden esinlenerek yaratılmış: Misal, Yoshi Toranaga, Tokugawa Leyasu’nun izlerini taşıyor. John Blackthorne ise, Japonya’ya ayak basan ilk İngiliz William Adams’tan esinlenerek kurgulanmış bir karakter. Romanın tarihi figürlere