"Elbette... Evet," dedi, "ben de bu fikirdeyim: Bilincimizin gelişmesindeki en önemli etmenlerden biri dört elimizi de kullanmamız. Bu durum öncelikle ağaçlara tırmanmamızı, üç boyutlu düşünmemizi sağladı, oysa biçimsiz bir bedenle toprağa sabitlenmiş gibi duran insanlar yerde pinekslemekten başka bir şey yapmıyorlar. Ardından alet kullanmaya başladık çünkü buna becerimiz vardı. Başarılar birbirini takip etti ve sonunda akıllı bireyler olduk."
"Uzun süren bir entelektüel tembellik dönemi bizleri ele geçirdi. Artık kitap okunmuyordu; hatta polisiye romanlar bile fazla yorucu bulunuyordu. (...) Bu sırada maymunlar usul usul ilerliyordu. Bizlerin yapmaktan vazgeçtiğimiz zihinsel çabayı onlar üstleniyordu. (...) Bizim dünyamızda da bir uyuşukluk dönemi yaşanmıştı. İnsanlar artık beyinlerini çalıştırmıyordu."
Hücrelerin yaşama tutunma mücadelesi gerçekten de inanılmazdı. Her şey bu kadar canlıyken o zaman ölen şey tam olarak neydi ki? Yoksa insan ruhu dediğimiz şey 30 trilyon canlıyı etrafında tutabilen bir enerji formu muydu? Tıpkı gece küçük sinekleri etrafına toplayan ışık gibi ruh da hücreleri bir araya getiren bir melodi miydi?"
"Tüm hücreler canlıyken bir ruh neden bedeni terk ederdi?"
Bir ölüydü ve bir başka ölüyle bilimsel sohbet yaparak öğrenmeye devam ediyordu. Beyni yeryüzünde kalmış biri için bundan daha garip ne olabilirdi ki! Belki de ruh denilen şey sadece duygulardan oluşmuyordu. Öğrenmek ve merak etmek de doğrudan ruhun mayasında olan kavramlardı. Zaten yeryüzüne ulaşan her ruhun, üzerine bir beden geçirir geçirmez yaptığı ilk iş bu olmuyor muydu? Keşfetmek...