"Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma, meryem."
Kitabın başlarında Nana'nın meryem'e verdiği bu öğüt aslında bazı şeyleri en başından anlatmıştı. Meryem'in bu sözü kulaklarında çınlayacak kadar iyi anladığı bir gün gelicekti, henüz haberdar olmasa bile...
Kitap çok sürükleyici olduğu kadar yorucu bir kitap. Dilinin ağır olmasından dolayı değil, anlattıklarının ağırlığından. Benim okurken bazen kitabı kapatıp nefes almam gerekti ne kadar merak etsemde bir sonraki sayfayı çeviremediğim daha doğrusu çevirmek istemediğim oldu. Hüzünden kederden bahsettiği kadar değil belki ama aşk'a da değinmekte kitap. Bir süre yarım kalan bir aşktan.
Leyla ve Tarık çocukluktan beri beraber büyüyen iki insan tabi zamanla aralarındaki ilişki çocukluk arkadaşlığı olarak kalmıyor tahmin edersiniz ki.
Çok kalbime dokunan bir kısım var bu ikilinin konuşmalarından birinde. Tarık annesine yazdığı mektuptan bahsederken şöyle bir diyalog geçiyor.
"Sana da yazdım" dedi.
"Yazdın mı?"
"Ah, ciltlerce..."
Kitapta herşeye rağmen güzel birşeylerin olması beni kitabı okumak için ayakta tutan şeydi.
Bize ciltlerce mektup yazan olur mu bilmem ama kendisine ciltlerce mektup yazılan leylanın ve artık leylanın manevi annesi olmuş meryem'in hikayesi kesinlikle okunmaya değer.
Okuyacak olanlara şimdiden iyi okumalar...