Kutluhan

Kutluhan
@Kutluhan_S
Tam düşecekken tutunduğum tuğlayı, kendime rabb bellemeyeceğim...
Comte'un Hıristiyan geleneğe olan bağlılığı, cismani olan­dan bağımsız ruhani bir düzene olan ısrarında, temel ilerleme düşüncesiyle ilgili olan bağlılığından çok daha açıktır. Elbette Comte bu temel ayrımın teolojik türemelerinin farkındadır, çünkü bu zaten "ruhani" ve "cismani" terimleriyle göste­rilmiştir. Fakat semavi ve dünyevi güçler arasındaki mistik karşıtlığın temelinde kurulan şeyin bilimsel olarak "sahih zekâ ve sosyal beğeni" ve "tüm insan evrimiyle ortaya çı­kan kanıt" üzerine yeniden kurulabileceğine inanır. Pozitif felsefe, "cismani olandan tamamen bağımsız bir ruhani güç için olan zorunluluğun büyüyen baskısını" ve sonuç olarak da insan toplumunun nihai sisteminin temeli olarak üstün bir "ruhsal otorite" için olan baskıyı hisseder. Bu otorite, Hıristi­yan kilisesinin Ortaçağ'da kurduğu ruhsal devlete ve eğitime göre düzenlenir ama "pozitif" bir otorite olarak tüm pozitif kavramlar gibi din dışı ve görelidir
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Teorisiz kaldık. Doğrusal ilerleme teorisinin arkasında strüktüralizm var, buna da­yanıyordu. Kaçınılmazlık buradan çıkıyordu. Strüktüralizm veya yapı­salcılık, halkaların birbirine bağlanması ve perçinlenmesini anlatıyor ve bu bir yol çiziyor; bu yoldan çıkmak mümkün değildir. Dolayısıyla, doğrusal ilerleme çizgisinin tahrip edilmesi, strüktüralizm'e reddiye anlamındadır. "Postmodernizm" de işte budur. Dolayısıyla "Postmodernizm", yıkıcılığın diğer adıdır ve Poppe­rizm'in yeni ve gelişmiş şekli de sayabiliriz. Postmodernizm, Orta Çağ'dır. Hiçbir "modernizm", postmodernizm kadar Orta Çağ'ı çağrıştırmamaktadır. Buradayız.
Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyoum. Bizim çocukluğumuzda Türk “kaba ve yabani” demekti. İslam ümmetinden ve “Osmanlı” idik. İlmihallerde baş dersimiz din ile milliyet’in bir olduğunu öğrenmekti. Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i oku­duğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum. Padişah kullarıydık. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, “Padişahım çok yaşa!” [diye] bağırırdık. Padişah resmi yasaktı. Oturduğu Yıldız tepesinin adı da ya­sak. Göktekinin şiirde ve nesirde Arapça ve Farsçası kullanma­ kullanma­lıydı. Nüfus tezkerelerindeki “Hamid” adları benim küçüklüğümde “Hâmid’e değişti. Nasıl ki Reşad veliahdın da adı olduğu için kardeşiminkinin sonradan Neşet'e çevrildiğini biliyorum. Semtimiz­ den biri[nin] veliaht Reşad Efendiye mürekkep sattığı için uzak­lara sürülmüş olduğunu fısıltılardan sezmiştim.
İnsan eşref-i mahlûkattır derdi babam bu sözün sözler içinde bir yeri vardı ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman bu söz asıl anlamını kavradı geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı kararmış rakamların yarıklarından sızarak bu söz yüreğime kadar alçaldı damar kesildi, kandır akacak ama kan kesilince damardan sıcak sımsıcak kelimeler boşandı aşk için karnıma ve göğsüme ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden aşk ve ölüm bana yeniden su ve ateş ve toprak yeniden yorumlandı.
Ben tarih mesle­ğinin, diyelim nükleer fizikten farklı olarak, en azından herhan­gi bir zarar veremeyeceğini sanırdım. Şimdi ise verebileceğini biliyorum. Biz tarihçilerin çalışmaları, IRA’nın kimyasal gübre­yi bir patlayıcıya çevirmeyi öğrendiği atölyeler gibi bomba fab­rikalarına dönebiliyor. Bu durum bizi iki şekilde etkiliyor. Bi­zim genel olarak tarihsel olgulara karşı bir sorumluluğumuz ol­duğu gibi, özelde tarihin politik-ideolojik açıdan istismar edil­mesini eleştirmek gibi bir görevimiz de var.