Konstantiniyye Oteli – Zülfi Livaneli
Okudukça, bugüne kadar hiç okuma yapmadığım hissine kapılıyorum. Yaş yolun yarısını geçmiş ama okuma anlamında bırakın yolun yarısını, okuduklarım ile olsa olsa maraton koşmaya çalışan atletin, koşmadan önce yaptığı ısınma devresindeyim halâ.
Yetmişli yılların başında doğanların ilkokul çağına “darbe” yapıldığından, birçoğumuz kayıp neslin ürünüyüz. Hele hele yaşadığımız evde okunabilecek “kitap” yoksa, zordur parmakların bir kitapçıda kalın bir kitaba uzanması. Ürker parmaklar, kızarır, terler, utanır...
Konstantiniyye Oteli adlı kitabı okurken, bu eksiklik yine karşıma çıktı. Mesela Ağrı’daki havalimanının adının Ahmed-i Hani olduğunu biliyordum ama, Hani’nin Suriye medreselerinde Antik Yunan felsefesi'ni, Mezopotamya ve İran medreselerinde ise İslam felsefesi, astronomi, şiir ve sanat tekniği eğitimi aldığını bilmiyordum. Mesela “halk” kültüründen bahsederken “Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Bayburlu Zihni” deriz ama “Ciğerhun, Faqiyê Teyran, Gomidas”ı bu isimlere eklemediğimiz için “halk” olamadığımızı bir türlü anlamak istemeyiz. Ve bu yüzden, uzun süredir ılık yağmurlar yerine, evlerimize kanlı gözyaşı yağdığını göremiyoruz.
Kitapda bunlar anlatılmıyor tabiki. Sadece, kitap içerisinde yer alan isimlerden birkaçının çağrışımıydı yukarıda yazdıklarım. Kitabı okurken, etkilenmedim dersem yalan olur. Yazarını beğenirsiniz, beğenmezsiniz o ayrı bir tartışma konusudur. Fakat; kitap içerik olarak öyle güzel kurgulanmış ki, Bizans İmparatorluğunda Belisarios’un otuzbin isyancıyı öldürüşüne de tanık oluyorsunuz, taht kavgası yaşanmasın diye ondokuz çocuğunu boğduran III.Mehmed’e de, bir Işid intihar eylemcisinin hangi ruh haliyle o pimi çektiğine de. Sahi, Ayasofya’nın yanından geçerken, hangimizin aklına gelir bu