Büyük bir hevesle aldığım, illaki okumalıyım dediğim, Tanpınar’ın, Virginia Wolf’un, Oğuz Atay’ın esin kaynağı ve üslup ustası olarak benimsedikleri bir yazarın eserini okumak benim gibi bir yazar adayı için elzem bir şeydi. Esg’nin flu tv de İlker Canikligil ile bir sohbetinde Dostoyevski okur musun yada sever misin sorusuna; “Okuyamam ya bayar beni! Ama benim sevmiyor, okumuyor olmam Dostoyevski’nin büyük yazar olduğu gerçeğini değiştirmez. Anlattıkları bana hitap etmiyor. Roman olarak belki biraz Proust’un yazdıklarını okuyabilirim, okursam.” Diye verdiği cevap üzerine daha da ilgimi çekmişti. Bu sözlerini daha çok elitist düşüncelerin ifade edilmesinden ziyade entelektüel birikiminin onu böyle bir okuyuşa yönlendirdiği şeklinde algılamıştım. Tanpınar’ın romanlarını sevdiğim için – bazen sıkıcı da bulsam- okuyabilirim diye düşünüyordum. Hele ki Wolf’un Deniz fenerini iki kez zorla da olsa okuyup ikincisinde kitabı bitirirken aldığım büyük haz nedeniyle Wolf’un kendisine üstad kabul ettiği yazarı okumak benim için çok değerliydi. Şimdiye kadar niye okumak istediğime dair düşüncelerimi sıraladım. Şimdiyse okuduğum andan itibaren bende oluşturduğu düşünceleri mi aktarmak istiyorum. Öncelikle anlatı sanatının git gide daha giriftleşmesi, sıradanlıktan çıkma temayüllerini romanda açık bir şekilde gördüm. Uzun birleşik cümleler, detaylı ama bütün içerisinde bir yere koymakta güçlük çektiğim betimlemeler, anlatılan bir sürü karakter, birbirinden farklı bilmediğim yer isimleri okumamı zorlaştırdı. Birde Deniz fenerinde fark ettiğim bay bayan kullanımı yerine M.-Mr. Gibi bu roman çevirisinde de M. erkekler için Mdm kadınlar için kullanılıyor olması beni zorladı. Kitabın ortasına kadar M. – Mdm bilmem ne diye anlatılan karakterlerin kim olduğunu çözemedim. Bulmaca mı