Yani, her yarım akıllı yöneticilik kitabında anlatılan “sol ve
sağ beyin yarımkürelerini” unutun. Sezgisel ile akılcı
düşünme arasındaki fark çok daha önemli. İkisinin de meşru
faaliyet alanları var. Sezgisel düşünme hızlı, kendiliğinden ve
enerjiden tasarruflu. Akılcı düşünme yavaş, zor ve çok kalori
(kan şekeri şeklinde) yakıyor.
Düşünme biyolojik bir olgudur. O, hayvanların vücut
şekilleri ya da çiçeklerin renkleri gibi aynı şekilde evrim
tarafından şekillendirilmiştir. Varsayalım, 50.000 yıl geri
gittik ve atalarımızdan herhangi birini alıp günümüze getirdik,
kuaföre yolladık ve akabinde üzerine Hugo-Boss kıyafetler
giydirdik –artık yolda sokakta göze batmaz. Elbette, dilimizi,
araba sürmeyi, mikrodalga fırını kullanmayı öğrenmesi
gerekirdi, ama bunları bizim de öğrenmemiz gerekti zaten.
Biyoloji her türlü kuşkuyu bertaraf etti: Bedensel olarak, kibuna beynimiz de dâhil, Hugo-Boss (ya da duruma göre
H&M) kıyafetleri içinde avcı ve toplayıcılarız.
Sonuç, akıldışıcılığının soğuk bir teorisiydi ve şunu
diyordu: Düşünme kendiliğinden saf değildir, hata yapmaya
yatkındır. Hem de bütün insanlarda. Üstün zekâlılar bile
tekrar tekrar aynı düşünce hatalarına düşer. Ve bu hatalar
tesadüfi dağılıma sahip değildir. Düşünce hatasına göre belirli
bir yöne doğru sistematik şekilde yanlış ilerleriz. Bu,
hatalarımızı öngörülebilir ve belirli bir dereceye kadar
düzeltilebilir kılar. Belirli bir dereceye kadar –tamamen değil.
Yüzyıllar boyunca akıldışıcılığın bu sıcak teorisi kaynayıp
durdu. Calvin’de duygular kötüdür ve ancak Tanrı’ya
odaklanmak onları bastırabilir. İçlerinden duyguların lav
kitlesi püskürenler şeytanın insanlarıdır. Buna uygun şekilde
işkence edilir ve öldürülürlerdi. Freud’da duygular (altbenlik/
İd) ego (benlik) ve süperego (üstbenlik) tarafından kontrol
edilir, ama bu nadiren başarılır. Bütün zorlamalara, bütün
disipline rağmen duygularımızı düşüncelerimizle tamamen
kontrol edebileceğimize inanmak hayalcilik olurdu –
saçlarımızın uzamasını düşüncelerimizle etkileme çabası
kadar büyük hayalcilik.