Su Kürü, çok sevdiğim kitaplar arasında yerini aldı.
Erkeklerin kadınlara zarar verdiği distopik bir evrende geçiyor. Şiddeti normalleştirmemizi bekleyen eril kültüre karşı müthiş bir distopya seçimi. Sophie Mackintosh satır aralarına mizojini söylemlerini de çok iyi yerleştirmiş.
Erkek egemen toplumdan uzaklaşıp, ıssız adaya sığınan bir aile. Anne-baba, üç kızlarını korumak için sert önemler alıyorlar. Kızların bedenlerini ve duygularını kontrol etmeleri için onları terapi, kür adı verdikleri çeşitli işkencelerle sınavlardan geçiriyorlar. Kontrol edilmesi gereken hep kadındır!
Kitap üç bölümden oluşuyor;
Birinci bölüm babanın sebebi bilinmeyen ölümü ile başlıyor. Bu bölümde çoklu anlatıcı ile hayatlarına dahil oluyoruz. İki büyük kız kardeş anlatıyor sonra üçü birlikte. Küçük kız kardeş Sky’ı tek başına anlatıcı olarak okumuyoruz. Buradan ataerkinin bireyselliğini tamamen yok ettiğini çıkarabiliriz. Birçok kız çocuğunun sonu.
İkinci bölümde adaya üç erkek geliyor ve anne bir süre sonra kayboluyor. Kardeşler ve erkekler ile yaşananları ortanca kardeş Lia anlatıyor. Duygusal bağımlı kişilik, sürekli hatayı kendinde buluyor. Yine ataerkinin baskıladığı kadınlara bir örnek.
Üçüncü bölüm Grace’nin anlatımıyla başlıyor ve üç kız kardeşin anlatımıyla bitiyor. Grace, ataerkide aile içi cinsel istismarın bir örneği.
Anne karakteri ise ataerkin dönüştürdüğü ataerki gibi düşünen, bu değerlere mutlak itaat eden kadınların bir tiplemesi. Babaya zaten Kral diyorlar, iktidar. Bir de adaya zaman zaman dış dünyadan hasarlı kadınlar geliyor. Erkek şiddetinden kaçan, iyileşmeye gelen kadınlar. Dış dünyanın ve adanın hasarını onlar üzerinde de gözlemlemekle birlikte, kadınları en iyi manipüle etme yollarından birinin zarar görmüşleri örnek göstererek korkutmak olduğu