6- Anne de Marcken – Sonsuza Dek Sürüyor Derken Bitiyor
Bazı kitaplar bize ölümü anlatmaz; ölümü bir bakış mesafesinden izletir, sonra o bakışı sessizce içimize çevirir. Sonsuza Dek Sürüyor Derken Bitiyor, işte tam da bunu yapan bir roman. Ne hüzne teslim olur ne de ölümü bir varoluş melodramına dönüştürür. Aksine, ölümü neredeyse maddi bir şey gibi ele alır: kâğıt gibi, su gibi, bir telefonun tuş sesi gibi. Ölüm burada soyut bir kavram değil; sürekli yer değiştiren, şekil değiştiren, kaygan bir varlık. Roman, ölümün bedenini; daha doğrusu ölümün mekânını arıyor. Kendi ölümü değil, bir başkasının ölümü ve onunla birlikte açılan boşluğun dili.
Anne de Marcken, kim olduğumuzu, kim kaldığımızı ve birinin yokluğunun içimizde hangi yankıyı bıraktığını incelikli bir dille işliyor. Hikâye, bir babanın ölümünden sonra başlıyor ama romanı ayakta tutan şey tasvir edilen olaylar değil, bu olayların konuşmayı reddeden alanları. Çünkü ölümün bıraktığı boşluk, çoğu zaman kelimelerle değil, kelimelerin içinden süzülen sessizlikle kendini gösteriyor.
Romanın ilk sayfalarında okurun karşısına çıkan o güçlü soru kitabın tamamına yayılıyor:
“Neden hiç kimse başkalarının ölümüne ne yapmamız gerektiğini öğretmez? Neden kimse bize nasıl öldüğünü, nasıl ölmemiz gerektiğini öğretmez?”
Bu, sadece yas tutma biçimlerimizin yetersizliğiyle ilgili bir soru değil; modern hayatın ölümü sistematik biçimde gözden uzaklaştırmasıyla ilgili. Kimse ölümü bilmiyor, bilmediğimiz için de başkalarının ölümünde ne yapılacağını gecikmiş bir içgüdüyle öğreniyoruz. Roman, bu bilgi eksikliğini dramatize etmek yerine, bununla yaşamanın tuhaflığını gösteriyor: birinin gözlerini kapatmaya çalışırken titreyen bir el, cenaze şirketinin numarasını ararken takılan bir nefes, bir telefonun ölümden sonra çalmasıyla