Nasıl güzel bir kitap bu ya. Rachel hanımcığım ne yazdıysa okumalıyım dedirtti bana. Hemen ünlü üçlemesine gözümü diktim ama eğer varsa önce şunu oku dediğiniz bir kitap, alırım şuracığa.
Bir defa atmosferiyle örtüyor insanın üstünü bu kitap. Gel-gitlerin vurduğu insansız bir kıyıdayız, dünyanın tüm o gösterişli tasasından uzakta bir yerde. Soğuk bir rüzgar denizden damlaları taşıyıp yüzünüze atıyor.
Kıyıdaki evde yaşayan bir kadın anlatıcımız. Resimleriyle kendine bakışını değiştirdiğini düşündüğü ressam L’yi gel-git alanındaki diğer eve davet ediyor. Ressam L gelecek, bu manzarada onun gördüklerini ve hatta kadının içindeki, başka kimsenin fark etmediği diğer kişiyi de görecek diye umuyor. L geliyor ve bırakın diğer kadını, bizimkini bile göremiyor.
Olduramadığımız hayatlarımız, bizi ikna etmeyen kişiliklerimiz üzerinden nefis bir imge Diğer Ev. Kendimizi ne kadar az sahiplendiğimize, sahip olduğumuz şeylerin kıymetini ne kadar az bildiğimize dair de bir hatırlatma.
Ama bunun yanı sıra, ikili ilişkilerdeki çatlaklara da inip bakıyor kitap, anneliğe ve onun asla tam olarak olamamışlık hissine, sanatın gerçekliğimizin neresinde durduğuna ve aslında hangi yanımıza seslendiğine, erkeklerin ayrıcalıklı özgürlüklerine ve kadınların küçük ayak parmaklarını bile özgürleştiremediklerine dair de çok şey söylüyor. Cusk’ın bu kadar kısa bir metinle bu kadar çok şeyi verebilmesi ne beceri ama.
İnsansız gel-git alanının atmosferine uygun biçimde ağır ağır konuşan bir kitap bu. Ağırlığını bile sevdim.