Adamcağızın ne odasını mühürlediler, ne eşyalarını saydılar. Neden derseniz, malını paylaşacak bir mirasçısı çıkmadığı gibi, miras olarak adlandırılacak eşyası da yoktu. Topu topu üç çift çorap, kaz teleğinden bir demet divit, bir tomar beylik kağıt, pantolonundan kopmuş birkaç düğme ve okuyucuların yakından tanıdığı eski palto kalmıştı ondan geriye.
(O Şirazlı Türk gönlümüzü tutsak ederse, yanağındaki ben uğruna Semerkant ve Buhara'yı bağışlardım!) beytini okuyan Timur, Hâfız'a: "Bir siyah ben uğruna Semerkant ve Buhara'yı bağışlayan biri nasıl yoksul olabilir?" diye sorunca, şair de: "Bu kadar cömert olduğumuz için!" demiş.
En basit gözlemlerimde bile şunu görüyorum ki insanlığın sahip olduğu ne kadar iyi özellik varsa hepsinin kriteri kötülük. Ama kötülüğün kriteri iyilik değil. İyi olan kötü oluyor mesela. Ama kötü olanın iyi olması vakıadır, çok istisnadır. Ama iyi olan kötüdür ve devamlı korunmaya muhtaçtır. Oysa kötülüğün öyle bir korunma derdi yoktur; bu kadar basit. İyilikte anlaşılacak bir şey yoktur, tanımlıdır, bellidir hatta yasalara, hukuka bağlanmıştır. Ama kötülük tanımsızdır, muğlaktır, yasasızdır, sonsuzdur; kuyu gibidir, mağara gibidir, girdikçe dehlizdir. Evimiz iyidir ama sokak kötüdür. Buna itiraz edebilir misiniz? Burası iyidir, elli, yüz metrekare bir yer ama sokaklar, ormanlar, her yer kötüdür.
Birden gözlerinde, onun o sonsuz iri gözlerinde, bir gözyaşı selinde siyah elmaslar gibi yüzen ıslak, ışıl ışıl gözlerinde hayatımın bütün ıstıraplı macerasının kayıp gittiğini gördüm.