Hayatta hep empati ve gerçeklik arasında bir yerlerdeydim;
Zengin olup bencilce yaşamaktansa, fakiri zenginleştirmekti tek gayem; her yönden de.
Çirkin hissedeni, dışlananı güzel etmek,
Hüznü sanata dönüştürmek
Sonra da çekip gitmek.
Hep yaşamın adaletsizliğini düşünürüm.
Tanrı’yı sevdiğimden yaşamı suçluyorum, yoksa “Tanrı” mıdır o?
Zenginlik ve güzellik içinde yaşayan kız çocuğu neden yoksul ve dilenci bir çocukla aynı gemiyi paylaşır? Bu durumda denizi suçlayabilir mi?
Belki de besin tüketmediğinden hastalanacak, kendini kurtaramayacak, okuyamayacakta..
Bu ikilem arasında gidip gelirdim çocukken, gördüğüm, en çok sorguladığım tabloydu,
Ve hep ağlardım, tam.. oracıkta.
“Kraliyet ailesinden gibisin.” Diyerek büyüttüler beni, insan en güzel, en zengin olsa da aynı olmadığı insanların arasında olmak istiyor, maske takıp aralarına girmek lâzım; hissetmek lâzım hayatı.
Yaşamın sunduğu bazı şeyleri reddediyorum, basit kaderler: aile, din, isim ve görünüş gibi.
Kendimi baştan sona yaratıyorum, herkese yardım etmek istiyorum.
Yaşamın her şekli zor, fakat empat biriyle kıyaslanamazsınız bile. Herkes kendini kurtardığında özgürdür, kendi parası, iyiliği ve rahatı için çalışır, bundan dolayı çalışır.
Ben ise elde ettiklerimi bana ait hissetmiyorum, kendime ait hissettiğim tek şey başkasına verdiğim maneviyattır, insan eşitliği sağlamalıdır; budur cennet..
Ruhtaki denge, sevgi ve şefkat.
Kaybolmuş gibiyim şimdilerde, diğerleri hiç düşünmezken.. bir ben düşünüyorum bunları.
Aileler çocuklarını yoksulluk adına çalıştırırken oradan kurtarıp yeni bir dünya kurmak istiyorum..
Fakir kişi, zengin için çalışmamalı…
Fakat zenginler seviyor bunu, onların ruhu zincire bulanmış bir köle artık, fakirler de memnun hâlinden.
Memleket benim için acılar ülkesi, tabloya her baktığımda