Genç yaşında durup düşünürdü:
“Ama insanlara göstermem gereken çok şey var, gördüklerinin, zihinlerinin ve ruhlarının alt katmanındaki hazineyi, tek gerçeği..
Üstelik tüm özgünlüğüm, yaratıcılığım gücümle. Gerçek hep görünenin altında, büyük sonsuzlukta yaşanır, orada gömülür ve orada kalır; sonsuza dek. Tıpkı aşk gibi. Bir gün topraktan çıkacağım ve ruhuma bürüneceğim, sonra ruhumu teslim edip tekrar gömüleceğim; sonraysa.. bilinmeyene doğru öğreneceğim varlığı ve yaratılışı.. en çokta, var olmayı. Tanrı olmadığındaysa, kendimi yaratacağım ve bir tek Tanrı’ya inanacağım, güvenen âşıklar, elbet kaybolur, sonra görünüre çıkarlar, sisin ve karanlığın içindeki ay gibi,
İşte ben bu denli çok güveniyorum içimdeki ruha ve Tanrı’ya, o olmadan da kendi içimdeki varlığıyla en yüce şekilde hareket edebiliyorum, özgün bir biçimde, zincirsiz şekilde var ediyorum kendimi, hiç kimseyi görmeden, işitmeden.. yalnız güzel bedenimle. Bu benim taşıdığım en yüce, en ağır emanetti, bu yüzden kimsenin dokunmasına layık göremedim, hiç geri çeviremedim Tanrımı.
Öylesine bir tutku, bir aşktı, doğumdan öncesinde dahi.. öğrettikleri hiç aklımdan çıkmadı, bu bilgelikle indim dünyaya..”
— Letavitsa, (Belinay’ı anlatıyor.)
Kendimi üçüncü, belki sonsuz bakış açısından izliyorum.