Müze gezmek ulaşamadığın sevgiliyle dans etmek gibi, hiç varamadığın, konuşamadığın yahut henüz bilemediğin yönlerinin gizemine tüm ruhunla dokunma arzusu gibidir. Her bir boşluk, yeni bir odadır, sessizdir; fakat öncesinde çığlık gerektirir. Çığlık olmadan ne bir ruh yankısı, ne de sanat oluşur. İnsan sevgiyi müze ruhlu kişiye vermeli, zira sevgi ve zaman en değerli, en tutkulu, en sadakatli, en sabırlı şey.. müze gezmek yalnızca bir eylem değil, bir varoluştur. İnsan bakmaktan çok görme işlevini ve zekâsını kullanabiliyorsa, her tabloda ve adımda, yıkılmış benliğini, sakladığı yahut bastırdığı duyguların izini, tarihler önceden hemfikir olduğu duyguları tuvale döken sanatçıyla karşı karşıya kalır, tıpkı Adem ve Tanrı gibi. Bundan ruhuma müze diyorum, hiç kaybolmayacak, zamansız müze.
Geçmişte, doğumumdan yana sessizce, büyük bir çığlıkla çektiğim acı ve aşk, zamanla müzelere doldu, müzik oldu ve sağır edercesine inledi kulağımda, ne büyük bir zevk bilemezsin, sevişmelerim bile cevap veremez buna. “Onun yüreği müze gibi, dışarıdan sessizdir, içeriden ise fırtına; gözyaşı sessizce akıyorsa bir kimsenin, adını tarif edemediği acıları ve dinmeyen fırtınaları vardır.” İnsan ara ara çıkıp gezmeli, müzeyi, sevdiğini, benliğini. Müze büyük hatıra, çokça adım ve milyonlarca ruhu kapsar, öylesine dolaşmak değil bu, anlamak demek. Acısı büyük, tarifi küçük; yazdığım her şiir ve senaryo gibi.
Seni gördüğümden beri, onlarca şiir yazdım canlı tutkuma,
Bir kez olsun gösteremedim sana,
Doldurur dünya yüreğimizi sahteliğiyle ve der ki;
“Sevgini gösterme sakın, gizle, ölesiye sakla ki gitmesin; düşme sevginle yarattığın okyanusun çukuruna!”
Schopenhauer şöyle diyor: “Birisi sizin için gerçekten değerliyse bunu ondan, bir suçmuş gibi gizleyin. Bu hoş bir şey değildir ama