bu itibarla saatleri geri kalanlardan aldıgımız nakit cezaya iki kurus zam yapmamızı herkes gayet tabii buldu. hatta ekseriyetin hosuna gitti. boylece hem gerilige layık oldugu cezayı veriyor, hem de ileri dusunusun hakkını teslim ediyorduk. insan yaradılısı tam bir esitlige razı olamaz. ufak tefek imtiyazların tesvikine de muhtactır. diyebilirim ki , bizzat iyilik dahi, ancak ceza gormesi ve ayiplanmasi icap eden bir kotulugun bulunmasiyla kabildir.
Eski şapkalarımız, ayakkabılarımız, elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık değiştirmek isteyişimiz de bu yüzden değil midir? Yeni bir elbise giyen adam az çok benliğinin dışına çıkmışa benzer: Kendinden uzaklaşmak, ona bir değişikliğin arasından bakmak ihtiyacı, yahut “Ben artık bir başkasıyım!” diyebilmek saadeti.
Demokrasi ancak hakikatin acımasız bir despot olduğu memleketlerde varolabilirdi. Oysa asırlardır sultanlar ya da führerler tarafından idare edilmiş memlekette hakikat, ahalinin reyine ve uzlaşmasına dayanıyordu; öyle ki hakikat, başta hâkim sınıf olmak üzere herkesin işine gelmeliydi. Uzlaşmaya dayalı demokrasi varsa hakikat despot, uzlaşmaya dayalı hakikat varsa rejim despot olmalıydı. Bu nedenle memlekette hakikat mutlak değil örfi idi. Hatta daha fazlası, hukuki idi de. Mesela ahalinin hakikat diye kabul ettiği şeye dil uzatmanın cezası hapisti. Çünkü hakikat birçok kişinin işine gelmeli, bir işe yaramalıydı. Gel gör ki…