Honoré de Balzac’ın Köylüler eseri, mülkiyetin yalnızca hukuki bir tasarruf değil, insanın dünyadaki mevcudiyetini tanımlayan temel bir varoluşsal zemin olduğu fikri üzerine kurulu devasa bir anlatıdır. Bu perspektiften bakıldığında roman, farklı varlık seviyelerinin birbirini yok etme pahasına girdiği bir çatışma alanıdır ve mülkiyet kavgası aslında bir "dünya kurma" savaşına dönüşür. General Montcornet için Les Aigues malikanesi, aristokratik bir varoluşun, düzenin ve estetiğin mekânıyken; köylü için toprak, üzerinde seyredilecek bir manzara değil, bedenin ve hayatta kalma güdüsünün ilksel bir uzantısıdır. Köylülerin mülkiyeti ihlal etmesi basit bir suçtan ziyade, toprağı kendi varlık alanına geri döndürme çabası olarak karşımıza çıkar.
Bu ontolojik savaşta karakterler, modernitenin doğurduğu farklı varlık türlerini temsil ederler. Pere Fourchon medeniyet öncesi, neredeyse hayvani bir ilksel varlığı simgelerken, Rigou "hesapçı varlığın" zirvesini temsil eder; onun dünyasında her şey sayılara ve borçlara indirgenmiştir. Adolphe Sibilet ise kendi varlığını efendisinin yok oluşu üzerine kuran "parazit varlığın" somutlaşmış halidir. Émile Blondet üzerinden ise gerçeği gözlemleyen ama ona müdahale edemeyen, eylemsiz bir entelektüel bilincin trajedisi işlenir. Blondet’nin konumu, Paris’in soyut düşünce dünyası ile taşranın somut ve kanlı gerçekliği arasındaki yarığı temsil eder.
Karl Marx’ın bu metne olan yoğun ilgisi de tam bu noktada derinleşir. Marx’a göre Balzac, mülkiyet üzerinden insanın nasıl yabancılaştığını ve Fransız Devrimi sonrası ortaya çıkan küçük mülkiyetin, köylüyü aslında nasıl tefecilerin ve sermayenin kölesi haline getirdiğini eşsiz bir doğrulukla tasvir etmiştir. Romanın finalinde Les Aigues malikanesinin parçalanması, yalnızca bir mülkün el