İktidar ve teknoloji arasındaki ilişki, çağdaş düşüncenin en köklü ve en sancılı sorunsallarından birini oluşturmaktadır. Daron Acemoğlu ve Simon Johnson'ın kaleme aldığı Power and Progress, bu ilişkiyi yalnızca iktisadi ya da teknik bir mesele olarak değil; kimin kazanıp kimin kaybettiğini, kimin görünür kılınıp kimin dışlandığını belirleyen derin bir iktidar sorunu olarak ele almaktadır. Eser, teknolojik ilerlemenin kaçınılmaz biçimde refahı yaydığı yönündeki hâkim anlatıyı köklü biçimde sorgulamakta; bunun yerine teknolojik seçimlerin her zaman siyasi, toplumsal ve ahlaki tercihler içerdiğini ısrarla savunmaktadır.
“Technology does not have a predetermined path. The direction of innovation is shaped by the choices of those who hold power — and those choices reflect whose interests are being served.”
— Acemoğlu & Johnson, Power and Progress, s. 14
Bu alıntı, kitabın ontolojik çekirdeğini özetlemektedir: teknoloji, kendiliğinden gelişen doğal bir süreç değil; belirli çıkarları, belirli bir varoluş tarzını ve belirli bir iktidar düzenini içkin olarak barındıran bir seçim alanıdır. Yazarlara göre teknolojiyi kim yönlendiriyorsa, gerçekliğin hangi boyutlarının görünür ya da meşru sayılacağını da o belirlemektedir. Bu saptama, Heidegger'in Gestell kavramıyla derin bir rezonans içindedir: teknoloji, varlığı açığa çıkaran değil; onu belirli bir biçimde çerçeveleyen ve böylece onu kapatan bir tehdit olarak iş görmektedir. Benim için bu pasaj, tüm kitabın yol gösterici tezi niteliğindedir.
“For most of history, technology has been used to expand the power of elites at the expense of workers. There is nothing automatic about technological progress translating into shared prosperity.”
— Acemoğlu & Johnson, Power and Progress, s. 87
Yazarların bu cümlesi, kitabın tarihsel