Kuyucaklı Yusuf’u bitirdiğimde içimde uzun süre dinmeyecek bir hüzün kaldı…
Sabahattin Ali karakterleri öyle derin ve gerçek yazmış ki bazı sayfalarda kitap okuduğumu unuttum. Sanki uzaktan birilerinin kırılmış hayatlarına sessizce tanıklık ediyordum.
Yusuf karakteri beni en çok etkileyenlerden biri oldu. Bazı anlarda o kadar sustu, o kadar içine çekildi ki içimden “bir kez olsun kendini anlat” demek geçti. Ama sonra onun küçücük yaşta her şeyini kaybettiğini düşündüm… Sevgiyi, güvenmeyi, ait hissetmeyi öğrenemeden büyüyen bir insanın duygularını kolayca gösterebilmesi zaten mümkün müydü? Yusuf’un sessizliği bana hep derin bir kırgınlık gibi geldi. Sanki dünyaya karşı içine kapanmış bir çocuk hali hiç büyümemişti…
Muazzez’in annesi ise kitap boyunca beni en çok öfkelendiren karakter oldu. Bir annenin kızının mutluluğunu koruması gerekirken yaptığı seçimler insanın içini gerçekten acıtıyor. Bazı insanlar farkında olmadan en büyük yarayı en sevdiklerine açıyor sanırım…
Ve o son…
Uzun zamandır bir kitabın finali beni bu kadar derinden sarsmamıştı. Kitabı kapattığımda içimde tarifsiz bir boşluk kaldı. Çünkü Kuyucaklı Yusuf sadece bir aşk hikayesi anlatmıyor; yalnızlığı, çaresizliği, insanın hiçbir yere ait hissedemeyişini ve sevgisiz büyüyen insanların içindeki o derin kırgınlığı anlatıyor.
Bence kitabı unutulmaz yapan şey tam olarak buydu:
Bazı insanlar sevilmeyi çok ister ama sevgiyi nasıl yaşayacağını hiç öğrenemeden büyür…