Martin Eden bana şunu düşündürdü: İnsan bir ideali uğruna kendini inşa ederken ruhunu kaybederse geriye ne kalır? Martin’in trajedisi başarısız olması değil, başarıya ulaştığında hiçbir şey hissetmemesiydi. Asıl boşluk oradaydı.
Martin Eden benim için hayranlıkla başlayıp hayal kırıklığıyla biten bir yolculuktu. Kitabın başında Martin’in o hırsı, kendini geliştirme çabası, cahillikten kültüre doğru yürüyüşü beni çok etkiledi. Aylarca, yıllarca verdiği emeği okuduk. Okuduk ama bir yerden sonra şunu düşündüm: Bu kadar uzun anlatılmalı mıydı? Martin’in çabasını zaten anladık. Onun aç kaldığını, uykusuz kaldığını, yazdıklarının reddedildiğini defalarca gördük. Bu tekrarlar bir noktadan sonra beni yordu.
En can acıtan kısmı ise şu: Bütün bu çaba ne içindi? Ruth için. Ona layık olmak, onun dünyasına kabul edilmek için. Oysa Ruth’un sevgisi Martin’in hayaline duyduğu hayranlıktı, Martin’in kendisine değil. Ruth, başarısızken onu bıraktı; başarılı olunca geri döndü. Bu benim için sevginin en zayıf haliydi. Martin’in aşk sandığı şey aslında bir yükselme arzusuydu.
Ve son… İntihar.
Bu son beni gerçekten mahvetti. Çünkü Martin sonunda istediği her şeye ulaştı ama içi bomboş kaldı. Ün geldi, para geldi ama anlam gelmedi. Toplumun onu alkışlaması bile sahteydi çünkü daha önce aynı toplum onu aşağılamıştı. Martin haklıydı belki, ama keşke tutunmayı deneseydi. Lizzie gibi onu gerçekten seven birine, hayata, yazmaya… Bir şeye.
Bu kitap beni etkiledi mi? Evet. Ama aynı zamanda yordu. Uzunluğu gereksizdi, aşkı tek taraflıydı ve sonu kalbimi kırdı. Yine de Martin’in içsel çöküşü o kadar gerçekti ki kitabı kapattığımda bir süre hiçbir şey yapamadım.