Felsefenin dinle kaynaşmasından sonra ortaya çıkan düşüncenin en parlak ve en tartışmalı şahsiyeti Muhyiddin İbni Arabi’dir. Gazâlî’nin ölümünden yaklaşık elli yıl sonra (1165) doğan İbni Arabi, kendi zamanına kadar tasavvuf erbabında derece derece görülen bazı fikirleri, varabilecekleri en ileri sonuca taşımıştır. Vahdet-i vücut görüşüne göre varlık, özde bir olup çokluk halinde tezahür eder. Ona göre Allah mutlak varlıktır ve var olan her şeyin tek kaynağı O’dur.
İbn Tufeyl, Aristo ile Plotinus’un felsefelerinin bir karışımına sahipti ve bu felsefede keşfe büyük bir yer veriliyordu. Filozofun gayesi, ruhu ve bedeni arıtmak suretiyle ilahi birliğe kavuşmak; benliğini ilahî varlıkta kaybetmekti. İbni Tufeyl, bu yoldan kendisine birçok hakikatin aşikar olduğunu iddia etmiştir.
Bu tür bir varlık anlayışı, bilgi felsefesi açısından kaçınılmaz bir sonuç doğurur. Varlıklar özde farklı değilse, realitede farklılıktan söz edilemez. Hâlbuki bir şeyi bilmek —Aristo geleneğinde— onu realitenin diğer kısımlarından ayırt etmek demektir. O hâlde bilgiyi nasıl elde edeceğiz? Sühreverdî, bunun akılla değil, zevk (vecd veya sezgi) ile mümkün olduğunu söyler. Ona göre bütün filozoflar hakikate bu yolla varmışlardır; kendisi de daima mükâşefe ile bilgi sahibi olmuştur. Hakikatin vasıtasız müşahedesine imkân veren şey ‘nur’dur. Varlık nasıl en mükemmel olandan sudur ediyorsa, aynı kaynaktan bir de nur çıkarak bizim şuurumuza ulaşır ve onu aydınlatır.
Böylece bütün kâinat, tek bir varlığın mahiyet bakımından aynı, fakat mükemmellik açısından derece derece farklı tezahürlerinden ibarettir. Şu hâlde ontolojik bakımdan Tanrı ile insan arasındaki fark da ortadan kalkmaktadır; insan kusurlu bir Tanrı, Tanrı ise mükemmel bir insandır.