Bunlara göre ilahi hakikat tarihin çeşitli devrelerinde çeşitli yerlerde, muhtelif kimseler tarafından tebliğ edilmiştir. Hazret-i Muhammed'in tebliği hakikattir, ama mesela Buda'nın, Konfüçyüs'ün vb. tebliğleri de hakikattir.
Bu noktada Muhyiddin İbni Arabi, Gazalı'nin zıt kutbunu temsil etmektedir. Gazali'de tasavvuf, Kur'an ve Sünnet'in getirdiği hakikati sübjektif tecrübe halinde yaşamanın bir yolu idi; Muhyiddin'de Kur'an ve Sünnet hakikatin ancak bir parçasıdır ve sufi kendi başına hakikatlere erebilen insandır. Nitekim Muhyiddin'in İslam'a bakışı yirminci yüzyılda "ebedi felsefe" denen görüşe mensup batılı mütefekkirlerin bakışına benzemektedir.
Hakikatlerin hakikati ya da Muhammed’in hakikati ile bizim bildiğimiz Hazret-i Muhammed arasındaki bütün ilişki, onun tarihin belirli bir döneminde kendi şahsında ortaya çıkmasından ibarettir. Veliler de bu tecelliye mazhar olurlar; hatta bu bakımdan veliler peygamberlerden üstün sayılabilir. Ancak Hazret-i Muhammed aynı zamanda veli olduğu için, o herkesin üstündedir.
Meşhur bir hadise göre Allah gizli bir hazineydi ve bilinmek istediği için dünyayı yarattı. O halde O’nu bilen bir varlık olmalı. İşte bu varlık insan-ı kâmildir. İnsan-ı kâmil, hakikati temsil eden insandır. Aslında insan olmak, hakikatin ortaya çıktığı yer olmak demektir.
İbni Arabi'nin Yeni-Eflatuncu felsefeden İsmaili ve Karmati doktrinlerine kadar pek çok tesir kaynağı bulunduğu için, kurduğu felsefe bütün bu tesirlerin bir karışımı ve dolayısıyla takibi son derece zor bir kargaşalık manzarası verir. O kadar ki, kendisi bile anlattıklarını anlaşılır hale getirmek üzere eserlerine şerh yazmıştır.