Cüneyd'e göre tasavvuf "Allah'ın seni senliğinden öldürmesi ve kendisinde yaşatmasıdır. Şu halde Allah'ta beka bulmak için benlikten geçmek gerekir. Ancak, benliğin ölümü insanın mevcudiyetinin son bulması manasına gelmez; burada sadece onun ferdiyetinin "Tanrı ile ve Tanrı'da" ebedileşmesi söz konusudur.
Anlaşıldığına göre, Bayezid ve Zünnun gibi zındıklıkla suçlanan sufiler tasavvuftaki "fena" teorisinin tehlikeli sonuçlarını hesaba katmayacak kadar ileri gitmişler ve tasavvuf hareketinin Müslümanlar nazarında bir sapık mezhep görüntüsü kazanmasına yol açmışlardı. Fena doktrinine göre Sufi kendisindeki beşeri vasıflardan sıyrılarak nihayette Allah'ın vasıflarını kazanır; yani insani benliğini öldürerek ilahi vasıflara kavuşur
Görülüyor ki Muhasibı zühdü, korku ile birlikte fakat ondan daha çok sevgi ile birleştirmiş bir sufidir. Aşk felsefesi tasavvuf tarihinde bir dönüm noktası teşkil ediyor. Muhasibı bu geçişin tek temsilcisi değildir, ama en önemli temsilcisi olduğu muhakkaktır
Dokuzuncu yüzyıldan itibaren zühd hareketi daha çok mistik bir karakter kazanmaya başlıyor ki, bu istihalenin başında meşhur sufi Haris Muhasibı'yi (781-837) görüyoruz. Muhasibi ilk olarak sfıfi anlayışını bir doktrin halinde geliştirmeye çalıştı. Onu kendinden öncekilerden ayıran en önemli tarafı ilahi aşk konusunda söylemiş olduklarıdır. Muhasibı'ye kadar sufiler daha ziyade Allah korkusu ve kısmen Allah sevgisinden bahsediyorlardı. Fakat ilk defa o oldukça ferdi leşmiş ve Allah tarafından bir lütuf olarak verilmiş aşktan bahsetti.