O tarih, Antoine Macquart'ın en rahat yaşadığı devir oldu. Pahalı
kumaşlardan redingotlarla, pantolonlarla bir burjuva gibi giyinmeye başladı. İtinayla tıraş oluyordu, adeta yağlanmıştı; meyhane meyhane dolaşan, bet beniz uçuk, üst baş parça parça o eski serseri değildi artık. Kahvelere gitmeye, gazete okumaya, Sauvaire mesiresinde
gezmeye başlamıştı. Cebinde parası oldukça kibarlık taslıyordu.
Züğürtlük günlerinde ise evinden çıkmıyor, ininde oturmak zorunda kaldığı, kahve içmeye gidemediği için öfkeleniyordu; böyle günlerde fakirliğinden dolayı bütün insanlığa kabahat bulur, öfkeden
ve hasetten çatlar, o hale gelirdi ki Fine ona acır, gece kahveye
gidebilsin diye evde bulunan son frangı çoğu zaman eline verirdi.
Mübarek adam aşırı derecede bencildi. Gervaise eve ayda altmış
frank para getirdiği halde incecik basma elbiselerle geziyor, halbuki
kendisi Plassans'ın en iyi terzilerinden birine yaptırdığı siyah atlas
yelekler giyiyordu.
Dayak yiye yiye, komşu oğlan çocuklarla bir arada sokakta büyüyen
Gervaise on dört yaşında gebe kaldı. Çocuğun babası on sekiz
yaşında bile yoktu. Lantier isminde bir sepiciydi.
Plassan’da, sınıflar arasındaki fark 1848'de çok kesin bir biçimde ortada olan o kapalı şehirde, siyasi olayların yankısı pek hafif oluyordu. Bugün bile orada halkın sesi boğulup kalmaktadır; burjuva sınıfı ihtiyatlı davranır, asilzadeler sessiz bir karamsarlık gösterir, kilise kurnaz ve sinsi hareket eder. İster krallar taht kapışsınlar, ister cumhuriyetler kurulsun, şehir pek az kımıldanır. Paris'te dövüşülürken Plassans' da uyunur.
Adalet tam bir hayaldi. Hakikatin önü çalılarla kesildiyse, adil olmayı istemek tam bir aldatmaca değil miydi? Sağduyulu davranarak, çökmekte olan bu topluma omuz verip desteklemek daha iyiydi.