Kitaba birkaç kez başlamama rağmen, her seferinde sıkılarak ara verdiğimi, ardından tekrar dönmeye çalıştığımı itiraf etmeliyim. Yavaş tempolu anlatımı, ağır cümleleri ve derin psikolojik çözümlemeleriyle Eylül, okuma motivasyonumu zorlarken aynı zamanda beni yarıda bırakmaya iten bir roman oldu. Her başlangıçta, kitabı bitirme niyetim tamdı; ancak roman, adeta kendi hikâyesindeki yarım kalan aşklara benzer bir şekilde benim okuma serüvenimde de yarım kaldı.
Romanın en büyük handikaplarından biri, aşırı detaylı betimlemeleri ve yoğun duygusal analizleri. Yazarın doğayı ve olayları uzun uzun tasvir etme çabası, bir noktada anlatıyı gereksiz yere uzatıyor ve okurun dikkatini dağıtıyor. Güz mevsiminin hüzünlü havası, sanki satırların içine işlemiş; ancak bu hüzün, bazen boğucu bir melankoliye dönüşerek beni kitaptan uzaklaştırdı. Tabi bu benim düşüncem, uzun betimlemeleri, doğa tasvirlerini seviyorsanız kaçırmayın bu kitabı. Elbette betimlemeler bir edebi eser için önemlidir, ama Mehmet Rauf, yer yer olayların akışını neredeyse tamamen durduracak kadar detaycı bir üslup benimsemiş (sekiz sayfa betimleme okudum.) Bu durum, özellikle uzun cümlelerde bir kelimenin anlamını unutup, cümlenin başına geri dönme zorunluluğu hissettirdiğimde, kitaba olan ilgimi zayıflattı.
Karakterlerin iç dünyaları ise romanın diğer zorlu yanlarından biri. Süreyya, Suat ve Necip’in duygu yüklü ilişkileri, sürekli içsel sorgulamalarla ve kendileriyle çatışmalarıyla işleniyor. Ancak, bu çatışmalar okur olarak beni etkilemekten çok yordu. Karakterlerin sürekli kendilerini sorgulaması ve bir adım ileriye gidememeleri, hikâyeyi durağanlaştırırken, benim de sabrımı zorladı. Belki de dönemin sosyal ve ahlaki değerlerini eleştiren bu psikolojik çözümlemeler, o dönemde daha anlamlıydı; fakat günümüz