Kırmızı Pazartesi
-İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü-
Kitap “Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı.” cümlesiyle başlıyor.
Bir giriş bölümü ya da olayı gizleme niyeti olmadan daha kitabın ilk cümlesiyle kahramanımızın öleceğini anlıyoruz yani :)
Aynı şekilde kitap kapağında da neredeyse kitaptaki her şeyin resmedildiğini okudukça görüyoruz.
Kitabı elime aldığımda gerçekten harika planlanmış, heyecanlı bir cinayet ya da “vay be!” dedirtecek bi cinayet nedeni göreceğimi zannetmiştim.
Gabriel Garcia Marquez’in bir “namus” cinayetini anlatacağı aklımın ucundan bile geçmemişti maalesef. Bu beni biraz hayal kırıklığına uğratmadı değil.
Kitap “bekaretini yitirmiş” bir kadın olan Angela Vicario, bakire olmadığını anladığı an karısını kolundan tutup çekiştirerek aile evine geri getiren Bayardo San Roman, kanlı çarşaflar ve türlü oyunlarla bu kısımda orta doğuda yaşanan kötü bi töre cinayeti filmini andırıyor.
Kitabın arka planında ise tam bir yeniden canlandırılmış “Kitty Genovese” olayı görüyoruz neredeyse. “Genovese sendromu”.
Kurbanımız dışında herkesin cinayetten haberi var ama kimse kurbanımızı uyarmak ya da cinayeti önlemek için bir şey yapmıyor.
“Limandan dönmekte olan insanlar, bağrışmalardan telaşlanarak, cinayete tanık olabilmek amacıyla meydandaki yerlerini almaya başlamışlardı.”
ifadesi de olayın korkunçluğunu anlamamıza yetiyor.
Bu kısımda Marquez’in aslında bir cinayetin yanında bize cinayetin arka planını ve toplum psikolojisini de anlattığını görüyoruz :)
Kitabımız şu cümlelerle sona eriyor:
“Santiago, yavrum!” diye bağırmıştı. “Neyin var?”
Santiago Nasar, onu tanımıştı.
“Beni öldürdüler, Wene hala.” demişti.
…
Kırmızı PazartesiGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 202595,3bin okunma
Yetenekli Çocuğun Dramı, insanı kendi çocukluğunu düşünmeye iten ve travmalarını fark etmesini sağlayan bir kitap.
Benim üzerine konuşmak istediğim konu Alice Miller’ın düşünceleri ve psikolojik tahlilleri tabiki değil, sonuçta o bir psikolog ve benden daha iyi psikolojik analiz yaptığı kesin :)
“Psikoterapistin duyarlılığı, başkalarının duygularını hissedebilme yeteneği ve olağanüstü bir biçimde antenlerle donanmış olması onun çocukken ihtiyaç içinde olanlar tarafından kullanıldığına, belki de kötüye kullanıldığına işaret etmektedir.” diyor Alice Miller.
(Syf 32)
Psikoterapiyi meslek olarak seçenlerin seçimlerine sebep olan nedenin aslında çocukluk travmaları olduğunu ileri sürmesiyle beni bi hayli şaşırttığını söylemeliyim.
#142764494
İnsanların kendilerine uyguladıkları eziyetleri “özgürlüğe kavuşma” olarak nitelendirebileceğinden bahseden ve hemen ardından göğüs uçlarına halkalar takan ve bununla gurur duyan kadınları örnek gösteren Alice Miller’ın bu örneğini de babalar tarafından uygulanan cinsel tacize dayandırması itiraf etmek gerekirse beni biraz rahatsız etti. Çünkü piercingler bana bir tür travmanın sonucu yapılacak şeyler gibi gelmiyor ya da kendimde de olduğundan objektif bakamıyorum emin değilim :)
Kitaplarıyla pek çok insanın hayatına dokunan “Psikoterapist/yazar Alice Miler” ile “anne Alice Miller” arasında neredeyse hiç bir bağlantı olmadığını ise yine kendisi gibi bir psikoterapist olan oğlu Martin Miller’ın ancak annesinin ölümünden sonra bastırabildiği kitabı olan “Yetenekli Çocuğun Gerçek Dramı (The True “Drama Of The Gifted Child“) kitabından ve verdiği röportajlardan öğreniyoruz.
youtu.be/768c6rukXTs
(Bu kısım gelmişken “Aslında sanırım yaşarken de ‘problems’ ı çözmeye çalışmış ama annesi ‘different’
Tamamen Umay Umay’ın bir röportajına denk geldiğim için aldığım ilk Umay Umay kitabı.
“Neden ölelim ki.. neden birileri vapurdan baksın otobanların kenarına kendini atan bu kadına.. neden beyaz köpüklü halıda senin dalga sesinle boğulsun ki..”
“şimdi sana çok kızdım. beni bir avuç mantara ve intihara sattın. yatağının altında saklanan bir tanrıça olduğuma ve seni terk edeceğime inandığın için müziği değiştirmedin. öyle kızdım ki bütün begonyalarımın suyunu içtim;”
“bir dinlenci gibi yalvarıyorum, yine de yanıt vermiyor sözcükler. sözcükler bana kazık attı. tek kelimeyle kazıklandım. babamı yiyip portakalla seviştim.”
gibi daha sayabileceğim birçok anlamsız cümlesi ve bolca yazım/noktalama yanlışıyla çok iç açıcı bir kitap sayılmaz.
Okurlardan tutkudan, aşktan falan bahsedenler olmuş ama benim gördüğüm zorlama şekilde bir araya getirilmiş kelimelerden ibaretti daha çok. Anlayacağınız bana “Ne okuyorum ben?” dedirtti. Belki de ben kitaptan anlamıyorumdur, anlayan bana da anlatabilir :)
Öncelikle merhaba “Sevgili Dost” diye mi başlamalıyım? Zira A. Ali Ural kitap boyunca yazdığı 61 mektubunda hepimize böyle sesleniyor :)
Albert Camus’dan Mevlana’ya neredeyse herkesten alıntı yapan yazarımız, Van Gogh’dan Arşimet’e Kibritçi Kız’dan Red Kit’e kimse eksik kalsın da istememiş.
“Sabah vapurları, sabah pazarları gibidir. (Pazar sabahları değil.” Ya da “Hakimler surat asar ama asmazlar.” gibi çok sayıda kelime oyunu yapan yazar araya ayetler ve dinsel ögeler sıkıştırmayı da ihmal etmemiş.
Posta Kutusundaki Mızıka birkaç cümle dışında mızıkalardan da bahsetmiyor tabiki :)
Belki de bu kitaptan daha fazlasını beklediğim için hayal kırıklığına uğradım.
“Sevgili Dost,
Ağaçları suluyorum.”
“Sevgili Dost,
Elini nabzına götür.”
“Sevgili Dost,
Hala düğünlerde oynuyorsun.”
gibi birbiriyle bağlantısız, saçma bulduğum cümlelere rağmen kötü kitap diyemem ama bana kalırsa yazara ait çok bir şey yok kitapta. Başıma bir şey gelmeyecekse ortamlarda bilgi satarak hava atmak isterseniz ama kitap okumak gibi bi alışkanlığınız da yoksa kitabın sizin için bulunmaz nimet olduğunu söyleyebilirim :) İlkin günahı olmaz deyip ilk incelememi burada noktalıyorum o zaman, hoşçakalın :)