“Bilge adam sahiden yumuşak başlı birinin öfkesinden korkmalı. İnsan hayattayken ne kadar kendisini kontrol altında tutarsa öldükten sonra o kadar vahşi bir cesede dönüşüyor.”
“Ah, evet. Adam bir çuval dolusu kara lekeli engerek kadar tehlikeli.” dedi Mia başını sallayarak. “Gerçek bir amcık.”
Oğlan kaşlarını kaldırdı, ağzı açık kalmıştı.
Mia kaşlarını çatarak ona dik dik baktı. “Ne oldu.”
“Annem bunun kötü bir sözcük olduğunu söylerdi.” Tric kaşlarını çattı. “Hem de en kötüsü. Asla kullanmamamı söylerdi. Hele de bir donanın (hanımefendi) önünde.”
“Ah, gerçekten mi?” Genç kız gözlerini kısarak sigarasından bir nefes daha çekti. “Nedenmiş o?”
“Bilmem.”
“Biliyor musun? Bunu hiçbir zaman anlamamışımdır. Bir kadının kadınlık organıyla anılmanın, başka hakaretten daha acı verici olduğunu. Bir erkeğin mahrem yeriyle anılmak bana daha kötü geliyor. Yani, bir erkeğe sik kafalı dendiğini duyunca gözünün önünde ne canlanıyor,”
Tric omuz silkti; sohbetin böyle tuhaf bir yola girmesi onu afallatmıştı.
“Bir hödük, değil mi? diye devam etti Mia. “Aklı sikinde olduğundan başka bir şey düşünemeyen biri. Başkalarına nasıl göründüğünden bihaber, sürekli meni ve sidikle dolu olduğunu anlatıp böbürlenen, kafası az çalışan bir piç kurusu.”
Aralarında karanfil kokulu bir gri duman yükseldi.
“Sik kafalı dediğin, ‘aptal’ın eş anlamlısı. Ama birine amcık dediğin zaman…”
Kız gülümsedi. “İşte orada bir kurnazlık iması var. Bir amaç. Kötü niyetli ve kendini bilen. Konsül Scaeva’ya hakaret olsun diye amcık dediğimi sanma. Amcıkların beyni vardır. Don Tric. Amcıkların dişleri vardır. Biri sana amcık dediğinde bunu iltifat olarak almalısın. O kişinin senin hafife alınacak biri olmadığına inandığının bir işaretidir.” Mia omuz silkti. “Sanırım buna ironi diyorlar.”
“Gerçek şu ki senin ve benim mahrem yerlerimiz arasında bir fark yok. Aşikar olanın dışında elbette. Ama birinin diğerinden fazla ağırlığı yok. Neden benim bacaklarımın arasındaki şey daha akıllı ya da daha aptal
Kız bıçağı bir o yana bir bu yana çevirip baktı.
“Ona bir ad vermeli miyim?”
“Verebilirsin herhalde. Sivrilmeye ne gerek var?”
“Ünlü kılıçların bir adı var. Bu işler böyledir.”
“Saçmalık.” Mercurio hançeri alıp aralarında tuttu. “Kılıcına ad vermek yalnızca kahramanlara özgü bir beyhudeliktir, kızım. Haklarında şarkılar söylenen, hikayeleri dilden dile dolaşan, adları çocuklara verilen kahramanlara. Bizim gibiler içinse gölgeli bir yoldur. Ve oyunu doğru oynarsan, hiç kimse, bırak kemerindeki hançerin, senin adını bile öğrenemez.
Bir söylenti olacaksın. Bir fısıltı. Bu dünyanın piçlerini yokgecede uykularından kan ter içinde uyandıran bir düşünce. Bu dünyada olabileceğin son şey, evlat, birinin kahramanı olmak.”
Mercurio hançeri ona geri verdi.
“Ama kahramanların korktuğu bir kız olacaksın.”
Büyüknine torununun torununa sordu:
“O okuduğun ne, kızım?”
“Bir roman.”
“Neden bahsediyor?”
“Hiç.”
Büyüknine tekrar sordu:
“Söyle yavrum, o roman ne diyor?”
Genç kız büyük gözlerini kaldırdı. Kitabı dizlerine indirdi. Bir naziklik ile,
“Büyüknineciğim, Fransızca bir roman işte...” dedi.
Lakin büyüknine merak ediyordu, mutluka anlamak istiyordu:
“İsmi ne?”
“Dezenşante (Desenchante)...”
“Ne demek?”
“Sevinç ve saadetten mahrum kadınlar demek.”
“Onlar kimmiş?”
“Biz... Türk kadınları...”