“Hemen samimi olmaya elverişli tabiatım, birdenbire kaptığı bir müdafaa halini kendiliğinden alıverince, neşem de kaçıverdi. Bu hal yeni yeni peyda oldu bende. Uzun, acı, zehir gibi acı tecrübelerden sonra, bana şimdi artık kendiliğinden bu müdafaa hali geliveriyor. Memnun değilim, aldanayım daha iyi. Dostluk, kibarlık, samimiyet, iyilik maskelerinin sakladığı zehirli tırnakların ne onarılmaz yaralar açtığı, sanki derim, vücudumda yaralar açtığı, sanki tüylerim, sanki derim, vücudumda tayin edemediğim bir yer duruyor; ben istemeden vardığım bir müdafaa sistemini -aklıma sürünürcesine- kendiliğinden alıveriyor.”
“İnsansız hiçbir şeyin güzelliği yok. Her şey onun sayesinde, onunla güzel. Bu dakikada, bugünün güzelliği, gökte ay, uzakta güneşin bir billur bahçe gibi pırıltısı; hiçbir şey değil... Bütün bunlar kötü resimler gibi...
Hayır, sevgilimden bahsetmiyorum. Onunla beraber, burası Allah’ın yaratmayacağı bir cennettir. Ama onsuz da, başka insanlarla da burası yine güzeldir.”
İhsan Oktay Anar’ın 1995 de yayınlamış olduğu Puslu Kıtalar Atlası kişiyi bir çok duyguyla sarıyor ve sarmalıyor.
Düşünde düşlediği bir dünyayı haritaya aktarmaya çalışan Uzun İhsan Efendi ve onun sıradan olan ve maceraya atılgan oğlu olan Bünyamini bizlere sunuyor.
Kitap düşüncenin gücünü bize savunurken insana da nasıl var olduğunu kanıtlıyor. Düşündüğümüz için biz mi varız yoksa düşündüğümüz için diğerleri, tüm bu dünya mı var? Peki düşüncelerimizle her şeyi var edebiliyorsak o zaman düşünceler birer silah olmaz mıydı? Düşünmeyi düşlemeyi düşünüyorum da düşünmeyi düşleyemesem ve düşünmenin düşünmeyi var etmediği bir an olsa bu hayatı nasıl düşleyebilirim? Ben var etmediğim için biz var olmasak, ben nasıl var olabilirim ki ve diğerleri var olsun?
Bu kitap işte bu karmaşaları düşünmeye ve insanı bir paradoks da bırakmayı sağlıyor. Ancak iyi ki sağlıyor. Düşünebilen insanlar olalım. Uzun İhsan Efendi gibi düşünelim, iyiyi düşünelim ve var edelim.