Logaritmacı’nın azme, iradeye, sa’ye, hesaba dair söylediği hendesî hikmetleri dinlerken, artık göğsümün, görünmez kesme kaya yığınları altında ezildiğini duyuyordum. Rüştiye (Osmanlı da Orta Okul) tahsili bile görmemiş, yalın ayak başıkabak bir uşak yamağının ip ameleliğinden ustabaşılığa, ustabaşılıktan fabrikatörlüğe, fabrikatörlükten müteahhitliğe sıçradığını, müteahhitlikten otomobille milyonerliğe doğru yürüdüğünü görmek -bilmem niçin?- bana acı geliyordu. Kıskanıyor muydum? Evet, kıskanıyor muydum?.. Ama niçin, Amerika’nın en meşhur, en büyük iktisat kralları da parasız işe başlamamışlar mıydı? Muhakemem, mantığım hissiyatımı düzeltemiyordu. Uzandığı ciğerin karşısında ‘pis!’ diye yalanan sıska bir kedi kadar zavallıydım. Kendimi tutamadım. Sanki bu zenginliğe, bu saye hiç ehemmiyet vermiyormuşum gibi, istihkarla (hor görme) yüzümü ekşittim.
“Yeni zengin işte...” dedim.
Logaritmacı durdu. Döndü. Derin siyah gözlerini açtı.
“Ne o? Beğenemiyor musun?” diye güldü, “Kuruntuyu bırak. Zenginlik bu! Şarap değil yavrum! Eskisi de bir, yenisi de!”