O kadar çok şey vardı ki beni duygulandıran; yatağın altında bir kadın ayakkabısı, etajerin üstünde unutulmuş saç tokası, ''çişim geldi'' deyişleri, saç kurdeleleri, öğlenin bir buçuğunda onlarla çıkılan bulvar yürüyüşleri. İçki, sigara ve muhabbet dolu o uzun geceler, tartışmalar, intiharlar, birlikte yiyip kendini iyi hissetmek. Nerden geldiğini anlamadığın şakalar ve kahkahalar, havadaki mucize duygusu. Arabayı park edip içinde oturmak, sabahın üçünde eski sevgilileri kıyaslamak; horladığının söylenmesi, onun horladığını duymak, anneler, çocuklar, kediler, köpekler, bazen ölüm ve bazen boşanma, ama hep sürdürerek, halletmeye çalışarak. Bir sandviç büfesinde tek başına gazete okurken onun şimdi zeka seviyesi 95 olan bir dişçiyle evli olduğunu düşünüp efkarlanmak.
"Sabah seni uyandıran kimse olmadığında, gece seni bekleyen kimse olmadığında ve istediğini yapabildiğinde, buna özgürlük mü diyorsun, yoksa yalnızlık mı?"