Agota Kristof Çünkü vahşetin tam ortasındayız, bilinmeyen bir ülkede bilinmeyen bir zamanda sadece tahmin edebileceğimizi umduğumuz bir savaşın ortasındayız tüm çirkinliği ile. Savaş, yoksulluk, yoksunluk, yıkım, açlık, sefalet, çürümüşlük, göç, kimliksizlik, ensest ilişkilerin pisliği içinde üstümüz başımız. Ve okumaya devam ediyoruz. Okudukça fark ediyoruz ki gerçekle ile yalan iç içe geçmiş ve bundandır ki bir süre sonra sendelemeye başlıyoruz. Zira kitap çok sert. Duyguları alınmışçasına yazmış Agota.
.
Büyük şehirde gittikçe şiddetlenen savaş tanıştırıyor bizi ikizlerle. Cadı anneannelerin yanına bırakılmış ve adlarının ne olduğunu ancak ikinci kitapta öğrenebildiğimiz ikizlerin gözünden tanıklık ediyoruz yaşananlara, yaşadıklarına ve de kendilerinin diğerlerine yaşattıklarına... Ya da acaba mı demeliyiz bu noktada..¿
.
Kitabı anlatabilmek bir hayli güç,aklınızla oynayan bir olay örgüsü var karşınızda. Otobiyografik unsurlar taşıdığı muhakkak,
ne ki şunu da söyleyebilirim belki rahatlıkla.. Kurgu ve gerçek o kadar katman katman iç içe geçmiş ki, trabzansız kalmış hissediyorsunuz kendinizi.. Zira okur olarak birinci kitap #büyükdefter'den ikinciye geçtikçe tekilleşen anlatıcı, üçüncü kitap da bizi başka bir yerden karşılamaya gelecek..
Belki de bundandır ki kitaptan ayırmış olduğum iki alıntı bana ve hislerime yol gösterecek, ne okuduğuma dair, şaşkınlığıma dair..
.
Belki de cidden güzelleştirmesi gerekiyordu, olayları oldukları gibi değil de olmasını istediği gibi anlatması gerekiyordu. Ne ki unuttuğun bir şey vardı belki de; ikisi birbirinden, biri diğerinden vahşi olmaya devam ediyordu.
Evet bana hissettirdiğin bu.
Ve okudum seni Agota, okudum seni ve kalemini..
"Ona gerçek hikayeler yazmak istediğimi söylüyorum, ama bir an geliyor, hikaye gerçekliği yüzünden
Az önce bitirdim Momo'yu demeliyim bence, zira kitabı onun gözünden, onun anlattıklarından izliyoruz. Irk, din, antisemitizm, göçmenlik, yoksulluk, güvencesizlik ve kimsesizlik. Tüm bu kavramların ortasına gelip oturuyor Momo, madam Rosa'sı ile. Doğanın kendisine haksızlık ettiğini düşündüğü Lola'sı ve diğer tüm göçmen yoldaşları ile sizi Paris'te asansörü olmayan bir 6. Kata çıkarıyor.. Hiç çocuk olmamış bir Momo var karşımızda, hani şu çocukken de büyük olmak zorunda kalan, imtiyazlı sınıfa doğmamış olan ve o sınıfsal sömürüye inat da farkındalık hastalığından muzdarip olan bir Momo'muz var. Düşünüyorum da geçenlerde Twitter'da Ötenazi hakkının Fransa'da yasallaşması üzerine bir yasa tasarısı çalışmasının söz konusu olduğunu okumuştum ve Onca Yolsulluk Varken'i okurken fark ettim ki Momo duysa, bu işe çok sevinirdi, zira kendisi nasıl ki ana karnındaki çocukları aldırmak serbest ise yaşlıları zıbartmanın da serbest olması gerektiğini düşünüyordu. Belki de doktor Katz haklı çıkmıştı. Kimseye benzemiyordu Momo ve bunu iyi bir şey olarak söylemişti. Ve hayır cüce de değildi..
Émile Ajar
"Lanet olsun, kimse bana Arap diye küfredemezdi. Hem, ne yani, ısrarcı olmanın yeri değildi, ne kıskançtım ne bir şey ama buralar benim çöplüğüm değildi, üstelik köşeler çoktan tutulmuştu, söyleyecek lafım yoktu. Boğazım düğümlendi ve yutkundum, sonda da dışarı koşarak çıktım.
Aynı mahalleden değildik, velhasıl!"