Beğenilecek olmasa da anlatılınca, "Anlat," denince dinleyenin bir şeyleri hatta mümkünse her şeyi uç uca ekleyeceği bir geçmiş, şu şunun yüzünden, bu bundan, o oradan yürüme, öteki berikinden türeme, ya işte böyle, diyeceği bir şeyler lazımdı. İnsan çünkü anlamadan değil ama uydurmadan duramıyordu. İnsan, uyduracak ki varlığına inanılsın, uyduracak ki bir mindere olsun oturtulsun, bilemiyorum, ne nasıl oldu, ben nasıl oldum bilemiyorum, demek olmaz...
Nasılsa, dünyada milyarlardan bahsedilse de bir şeyin aynından milyonlarca vardı. Aynı adama bin farklı isim takılıyordu. Aynı adam yüz ayrı mesleği tutuyor, aynı adam yüz kişinin kocası, aynı kadın bin kişinin karısıydı.
O yüzden dertler müşterekti herhalde dünyada. İnsan nerede aman arasa aynı adamı farklı kılıkta görüyordu, nerede derman var deseler aynı adamı farklı aksanla konuşur buluyordu, bu da daha önce gittiği gördüğüydü de sade elbisesini değiştirmişti.
"Eh vakti, rahmet, rahmet, rüzgarı seven ne ağaçlar var, rüzgarın eteğine binip kanat çırpmadan kıtaları geçen ne kuşlar var, ah kozalağını dökülsün de az rahatlayayım diyen ne yaşlı çamlar var, var da var, hayat bu, bir sen bir de ben mi..."
Ölmek ile bu şekil yaşamanın neden bu denli yakın ve kolay olduğunu anladı. Azıcık ile yaşıyor o azıcık kesilince de arada büyük fark olmaksızın ölüyordu.