Benim çağıma değin süregelmiş bir geleneğimiz var, mektuba şöyle başlarız: “sen iyiysen ne iyi, ben de iyiyim.” Biz de şöyle desek yerinde olur: “Felsefe yapıyorsan ne iyi!” Çünkü sağlıklı olmak şu anlama gelir aslında: Felsefe olmadı mı, hasta demektir ruh. Beden ne kadar güçlü olursa olsun bir deli, bir gözü dönmüş kadar güçlüdür ancak.
Bir atletin, önceden hiç yara bere almamışsa, çarpışmaya büyük bir istekle girişmesi olası değildir. Ama kanının aktığını gören, dişleri yumruk altında çatırdayan, bir çelmeyle yere düşüp düşmanın bütün ağırlığını üstünde duyan, yere düşse de cesaretini kaybetmeyen ve bir düşüşten sonra daha da dik, inatçı, yerden toparlanıp kalkabilen boksör; işte o boksör büyük bir umutla girişir çarpışmaya. Devam ettireyim yine bu benzetmeyi: Eskiden kader hep seni yendi ama sen pes etmedin, kalktın yerden ve daha şiddetli direndin onun karşısında.
Aslında bize çok pahalıya mal olan şeyleri bedava aldık sanırız. İşte burada sersemliğimiz çıkıyor ortaya: Biz yalnız para verip aldığımız şeyleri satın aldık sanıyoruz, karşılığında kendi kendimizden bir şeyler yatırdığımız şeylere bedava diyoruz. Evimizi, sevimli ve verimli toprağımızı vermemiz gerekseydi, bunları satın almazdık hiç, ama bunları elde etmek için derde, sıkıntıya, tehlikeye düşmeye; onurumuzu, özgürlüğümüzü, zamanımızı yitirmeye dünden hazırız. Herkes için kendisinden daha ucuz hiçbir şey yok.
O halde her kararımızda, her girişimimizde bir malın satıcısına yaklaştığımız zaman yaptığımız gibi yapalım: Canımızın çektiği şeye ne kadar istiyorlar, bir bakalım. Hiç para etmeyen şeyin fiyatı ateş pahasıdır ama birçok olay gösterebilirim ki, bunları elde etmek, edinmek, özgürlüğümüzün elimizden alınması pahasına olmuştur. Bu gibi kârları elde etmeseydik, kendi kendimizin sahibi olurduk.
Aklın seni yönetiyorsa, sen de birçoklarını yönetirsin. Aklından neye, nasıl erişeceğine öğreneceksin: olayların içine tepetaklak düşmeyeceksin. İstediği şeyi nasıl istemeye başladığını bilen bir kişi gösterebilir misin bana? Bir düşünce onları gütmemiştir oraya, bir atılımda kendilerini orada bulmuşlardır. Biz kaderin üstüne gittiğimiz kadar kader de bizim üstümüze gelir. Çekip gitmek ayıp değildir;sürüklenip götürülmek, olayların burgacına ansızın düşünce şaşakalıp “ Acaba ben buraya nasıl düştüm?” diye kendi kendine sormaktır ayıp olan!