- Ben mi? Ben berbat haldeyim. Bir enkaz, bir harabeyim ben. Yürüyemiyorum. Sakat oldum, vücudum çarpıldı. Neyse ki hala kendi kendime yemek yiyebiliyorum. Ama diğer bakımlardan bana sanki bir bebekmişim gibi bakılması gerek. Beni yatağa yatırıyorlar, yıkıyorlar ve giydiriyorlar. Ah, hiç de hoş bir şey değil bu. Neyse ki dışın çürümesine rağmen, öz hala sağlam.
-Evet, gerçekten öyle. Kalbin fevkalâdedir.
-Kalbim mi? belki. Ama benim kastettiğim kalbim değildi. Benim "öz"den maksadım 'beyin' dostum, beyin. Ve beynim hala olağanüstü bir şekilde çalışıyor.
Şimdilik kurtulduklarını ama bir başka yerde, çığlıkların ve kesif duman bulutların arasında bir çırpınmanın sürüp gittiğini, çıplak elle, deli gibi toprağı kazan, enkazın altından bir kız kardeşten, bir ağabeyden, bir torundan kalanı çekip çıkarmaya çabalayan birilerinin olduğunu bilmek.
Canını kurtarmış olmanın bedeli ise, kimin kurtaramadığını merak etmenin ıstırabıydı.
Artık şuna inanıyordu: Bütün sevgilerini, zaten sahip oldukları çocuklara verip tüketen ana-babaların yeni çocuk yapmalarına izin verilmemeliydi. Haksızlıktı bu.