Selfservis büfede çay içti. Fazla şekerli içeceğini yudumlarken dehşete kapılarak az önce kahvaltısını alırken her şey için ve her yerde sıraya girmesi gerektiğini fark etmediğini, artık neredeyse bunu kanıksadığını düşündü. Oysaki bu hiçbir şekilde alışmaması gereken yegâne şeydi, şu anda var gücüyle ve aniden yükselen kalp atışlarıyla iliklerine kadar duyumsadı bunu. Farkında olmadan sindirecek olursa teslim bayrağını çekmiş demekti, buranın yerlilerinden farklı olduğuna, bir yabancı olduğuna, kalıcı olmadığına, buraya ait olmadığına ilişkin tutunduğu tek umudu da kaybederdi. Hayır, onu burada hiçbir şekilde tutamayacaklardı.
Nefret ediyordu bu kentten, nefret, nefret! Onu her şeyi kırıp dökmeye, kendini yaralamaya ve değişmeye mahkûm eden, yakasından tutup çeken ve alıkoyan bu kentten nefret ediyordu.
Mazhar'la birlikte mutlu olmak imkânsızdı. Ama şimdi, mutsuz olmanın hiç olmaktan daha iyi olduğunu anlıyor, karla kaplı bir ovanın ortasında saatlerdir bekleyen trenin içinde, elinde boş bir rakı kadehiyle artık çok geride kalmış bir gençlik anısını yeniden gözden geçiriyor, cesarete adım atmayarak hayatın olduğu yerde kalmaya mahkum ettiğini görüyordu.
Yanmak cesaret istiyordu, o da bende yok.