Bu nasıl bir kader be albayım? Bir insanın yüzü hiç mi gülmez, ha? Gülmek dediysem öyle diş gösteren, çene kaslarını çalıştıran mekanik bir hareketten söz etmiyorum. Yüzünün içinde bir bahar açmaz mı insanın? Gözlerinin kenarına uğramaz mı tek bir huzur kırıntısı?
Ama yok albayım... Bana sorsalar, "Nasıl gidiyor hayat?" diye,
"El mecbur" derim. Çünkü başka türlüsünü öğreten olmadı albayım.
Kimse, "Rahat etmen de hakkındır," demedi. Daha küçükken bile öğütlerin gölgesinde büyüdük.
"Sus", "Bekle", "Katlan", "İyi çocuk ol", "Büyüyünce geçer..."
Ama büyüdüm albayım. Geçmedi.
Geçmedi çünkü geçmek için yola çıkan hiçbir şey yoktu aslında.
Acılar kalıyor burada, evin aynı köşesinde oturup beni izliyorlar her gece. Ben içeri girdiğimde onlar çoktan yerleşmiş oluyor salona.
Biri tabureye çöküyor, sessizce bana bakıyorlar, bana bakıyorlar albayım... ve ben utanıyorum onlardan, çünkü hiçbirini kovamadım yıllardır.
Kendimi anlatmalıyım sanırım size albayım, çünkü kimseye anlatamayınca insan bir gün kâğıtlara konuşmaya başlıyor. Siz albay olmuşsunuz, ben de sıradan bir vatandaş;
ama
acının rütbesi olmaz. Siz de yorgunsunuz biliyorum. Ama ben başka yorgunum albayım. Ben içten yorgunum.
İnsanlardan değil, onların içimde bıraktığı izlerden yorgunum.
Her şey bittikten sonra bile hala konuşmaya devam eden o seslerden...
Bazen düşünüyorum da,
hayatım bir taslak gibi kaldı sanki.
Birileri yazmaya başlamış, sonra bırakmış.
Üçüncü sayfada kalmış hikâyem,
ne giriş tam, ne sonuç belli.
Ve bu eksikliği ben değil, herkes fark ediyor.
Ama kimse tamamlamaya çalışmıyor.
Çünkü kim, başkasının hikâyesini tamamlar ki albayım?
Ben artık kahkaha atmıyorum mesela.
O eski kahkahalarımı rafa kaldırdım. Tozlanıyorlar şimdi orada,
belki bir gün temizleyip geri alırım diye,
ama hangi gün, bilmiyorum.
Çünkü